Filistin’de yüzyıllık direnişin tarihsel dönüşümü

  • 09:03 29 Kasım 2025
  • Dünya
 
Derya Ceylan
 
HABER MERKEZİ - Gazze’de iki yılı aşkın süredir devam eden saldırılar sivil yaşamı çökertirken, kadınlar hem en ağır bedeli ödüyor hem de Filistin’in yüzyılı aşan direniş hafızasını ayakta tutuyor. BM raporları kayıpların büyük kısmının kadınlar ve çocuklar olduğunu doğrularken, Leylâ Halid’in mirası bugün hâlâ kadınların mücadelesinde yaşam buluyor.  
 
29 Kasım Filistin Halkıyla Uluslararası Dayanışma Günü, sadece takvimde yer alan bir tarih değil; Filistin halkının yüzyılı aşan acılarını, parçalanmış topraklarını, kesintisiz sürgünlerini ve bütün bu karanlığa rağmen ayakta tuttuğu direniş geleneğini hatırlatan ortak bir vicdan günü. Birleşmiş Milletler’in 1947’de kabul ettiği 181 sayılı taksim planıyla başlayan, 1948 Nekbe felaketine uzanan büyük kopuşun ve coğrafyanın demografik yapısını kökten değiştiren sürgünün ardından, BM’nin 1977 yılında 29 Kasım’ı dayanışma günü ilan etmesi aslında uluslararası toplumun bu tarihsel adaletsizliği tanıdığı anlamına geliyordu. 
 
Bugün ise bu gün, sadece geçmişin travmalarını değil aynı zamanda Gazze’de iki yılı aşkın süredir devam eden yıkımı, savaş suçlarını ve sivillerin uğradığı ağır saldırıları görünür kılıyor. 
 
Son iki yılda en az 67 bin kişi yaşamını yitirdi
 
Gazze’de 7 Ekim 2023’ten bu yana süren bombardıman ve abluka, uluslararası insan hakları kurumlarının raporlarına göre modern tarihin en yıkıcı sivil kayıplarından birine dönüştü. Gazze Sağlık Bakanlığı verilerine göre Ekim 2023 ile Ekim 2025 arasındaki dönemde en az 67 bin 75 Filistinli yaşamını yitirdi, 169 bin 430’dan fazla kişi yaralandı. Bu rakamların bile gerçeğin altında kalmış olabileceği Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’nin (UN Office for the Coordination of Humanitarian Affairs – UN OCHA) 2024–2025 saha değerlendirmelerinde özellikle vurgulanıyor. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin (UN Women) 2024 sonu raporlarında, yaşamını yitirenlerin yaklaşık yüzde 70’ini kadın ve çocukların oluşturduğuna dikkat çekiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WorldHealth Organization – WHO) Mart 2025’te yayımladığı raporda Gazze’deki hastanelerin üçte ikisinin tamamen hizmet dışı kaldığı, geri kalanların ise ilaç, yakıt, elektrik ve personel eksikliği nedeniyle “fonksiyonel sayılamayacak” durumda olduğu belirtiliyor. İsrail ordusunun hava ve kara saldırılarıyla su tesislerini, enerji hatlarını, kanalizasyon şebekelerini ve eğitim kurumlarını hedef alması, Birleşmiş Milletler (United Nations – BM) uzmanları tarafından “sivil yaşamı ayakta tutan altyapıya yönelik sistematik yıkım stratejisi” olarak tanımlanıyor.  
 
 
Kadın ve çocuklar hedefte 
 
Bu saldırıların en ağır sonuçlarını kadınlar taşıyor. UN Women’ın 2025 saha raporunda hamile kadınların yüzde 90’ının güvenli doğum hizmetine erişemediği, her gün ortalama 180 doğumun elektrik olmayan, cerrahi ekipman bulunmayan, sterilizasyon imkanlarının çöktüğü ortamlarda gerçekleştiği kaydediliyor. Gazze’nin su altyapısının neredeyse tamamen yok edilmesi, WHO’nun bebek ölüm oranlarına ilişkin güncel analizlerinde “kritik derecede tehlikeli” olarak sınıflandırılıyor. Temiz suyun olmaması nedeniyle prematüre bebeklerde ölüm oranlarının dramatik biçimde arttığı, çocukların ishal ve kolera gibi salgın hastalıklara yoğun biçimde maruz bırakıldığı, kadınların ise hem bakım yükünü hem de hayatta kalma mücadelesini aynı anda yürütmek zorunda kaldığı aktarılıyor. UNICEF’in 2024 sonu raporunda, Gazze’deki çocukların yüzde 95’inin düzenli gıdaya erişemediği, annelerin kendi öğünlerini kesip çocuklarına aktarmaya çalıştığı tespit ediliyor. Bu tablo, kadınların savaşta yalnızca hedef alınan değil, aynı zamanda bütün toplumu ayakta tutmaya çalışan bir yaşam taşıyıcısı olduğunu bir kez daha gösteriyor. 
 
1900-1940’lı yıllarda Filistin 
 
Kadınların bu yükü bugün bir anda omuzlamış olmadığını, aksine yüzyılı aşan tarihsel bir birikimle taşıdığını anlamak için Filistin’in 20.yüzyıl başlangıcına bakmak gerekiyor. 1900’lerin başında Osmanlı son dönemiyle birlikte Filistin’de modernleşme hamleleri, kız okullarının açılması, cemiyetlerin kurulması ve kültürel derneklerin yaygınlaşması kadınların ilk kez kamusal hayata adım atmasını sağladı. Bu adımlar, ileride şekillenecek ulusal bilincin toplumsal temelini oluşturdu. İngiliz Mandası döneminde kadınlar dilekçelerden protestolara, sivil cemiyetlerden halk komitelerine kadar geniş bir alanda siyasallaştı. 1936–1939 Büyük Arap Ayaklanması sırasında kadınlar direnişin görünmez omurgasını kurdu; yaralıları gizli evlerde tedavi etti, gıda ve ilaç akışını organize etti, erkeklerin hedef alınmasıyla oluşan boşlukları doldurdu, haberleşme ağlarını kurarak hareketin sürekliliğini sağladı. Bu dönem, kadının ulusal mücadelenin hem lojistiğini hem hafızasını taşıyan en kritik aktörlerden biri olduğunu gösterdi. 
 
1948 Nekbe 
 
1948 Nekbe (Büyük Felaket), kadınların rolünü bambaşka bir noktaya taşıdı. İsrail devletinin kuruluş süreciyle beraber ülkede en az 750 bin kişinin sürgün edildiği, yüzlerce köyün yok edildiği bu büyük felaket döneminde kadınlar mülteci kamplarının kurucu gücü haline geldi: çadır okulları açtılar, sağlık hizmetlerini örgütlediler, ortak mutfaklar kurdular, çocukların eğitimi ve güvenliğini sağladılar. Sürgün hayatının ağır koşullarında ortaya çıkan kooperatifler, kadın halkaları ve mahalle dayanışma örgütleri 1950–1965 yılları arasında kadınların sessiz ama derin bir örgütlülük geliştirmesine yol açtı. Bu yapılar, 1960’ların sonunda büyüyen politik kadın hareketinin temelini oluşturdu. 1965 sonrası dönemde kadınlar artık sadece toplumsal dayanışmanın değil, doğrudan politik temsilin ve uluslararası mücadelenin öznesi haline geldi. Sendikalar, kültürel kurumlar, öğrenci hareketleri ve ulusal direniş örgütleri içinde kadınların sayısı arttı; Filistin davasının küresel platformlarda duyurulmasında kadın temsilciler belirleyici roller üstlendi. 
 
Birinci intifada: Kadınların tarihsel rolü
 
1987’de başlayan Birinci İntifada (başkaldırı), kadınların tarihsel rollerini daha görünür kıldı. Kadınlar yeraltı okullarını örgütledi, mahalle komitelerini kurdu, gıda ve sağlık dağıtımını sağladı, erkeklerin kitlesel tutuklamalarından sonra toplumsal boşluğu doldurdu. Aynı zamanda patriyarkal baskıların ve ataerkil normların ulusal direniş içinde tartışılmasını sağlayarak kadın örgütlülüğüne dair politikanın İntifada’ya dahil edilmesinde öncü oldu. Oslo süreciyle birlikte kadın örgütleri temsil, reform, hukuki eşitlik gibi alanlarda yeni çalışmalar yürütse de bu dönemin getirdiği politik dağılma ve taban gerilimleri kadın hareketinin ikiye bölünmesine yol açtı. 
 
Leylâ Halid: Filistin direnişinin simgesi 
 
Bugün Filistin kadın mücadelesinin hafızasında önemli bir yer tutan figürlerden biri de Leylâ Halid’dir. 1969 ve 1970 yıllarında gerçekleştirdiği uçak kaçırma eylemiyle Filistin direnişinin simgesi haline gelen Leylâ Halid, yalnızca bir gerilla figürü değil, aynı zamanda uluslararası kamuoyuna Filistinli kadının özneleşmesini gösteren bir politik simge oldu. Filistin Halkının Kurtuluşu Cephesi’nde yürüttüğü çalışmalar, kadın kadrolarının ulusal kurtuluş hareketinin ideolojik ve askeri hattında yer almasını sağladı. Leylâ Halid, yıllar sonra yaptığı bir konuşmada, “Biz sadece erkeklerin arkasından yürüyenler değildik; mücadelenin yönünü belirleyenlerdik” diyerek kadınların tarihsel rolünü tanımlamıştı. 
 
Ahed Tamimi: Yeni kuşağın direniş yüzü
 
 
Filistin direnişinin güncel hafızasında önemli bir yer tutan isimlerden biri de Ahed Tamimi. Henüz çocuk yaşta İsrail askerlerinin karşısında gösterdiği cesaretle küresel kamuoyunun dikkatini çeken Ahed Tamimi, 2017’deki gözaltı süreci ve ardından aldığı hapis cezasıyla Filistinli genç kadınların uğradığı baskının sembollerinden biri haline geldi. Ahed Tamimi’nin mahkeme salonlarında söylediği sözler, ulusal direnişin yeni kuşağının hem politik bilincini hem de kararlılığını gösteriyordu. Bugün Gazze’de ve Batı Şeria’da saldırılar altında yaşam mücadelesi veren kadınlar açısından Ahed Tamimi, yalnızca bir “direniş simgesi” değil; genç kadınların, özellikle de ergenlik çağından itibaren militarizm karşısında özneleştiği bir politik hattın temsilcisi. Onun görüntüleri, Filistinli kadınların yüzyılı aşan direniş hafızasının genç kuşaklarda nasıl yeniden vücut bulduğunu hatırlatıyor.
 
Uluslararası tepkiler
 
Gazze’de iki yılı aşkın süredir devam eden saldırılar 2025 boyunca uluslararası alanda da yoğun tartışmalara neden oldu. Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığı, 2024’te başlattığı soruşturmayı genişleterek 2025 başında üst düzey İsrailli yetkililer hakkında “savaş suçları” ve “insanlığa karşı suçlar” kapsamında yakalama talebinde bulunduğunu açıkladı. BM İnsan Hakları Konseyi’nin 2025 Mayıs oturumunda kabul edilen raporda ise, Gazze’deki yıkımın “uluslararası hukukun ağır ve sistematik ihlali” olduğu belirtildi. Aynı dönemde Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı soykırım davası, 2025 içinde üçüncü kez ara karar aşamasına taşındı ve Divan, İsrail’in “acil insani yardım girişini engellememekle yükümlü” olduğuna hükmetti. Buna rağmen pratikte hiçbir baskı mekanizmasının işlememesi, uluslararası toplumun tepkisinin çoğu zaman “siyasi bir söylem düzeyinde” kaldığını gösterdi. 2025 boyunca ateşkes çağrıları artmasına rağmen İsrail hükümeti saldırıları durdurmadı, bu da Gazze’deki sivil yıkımın uluslararası sistemin işlevsizliğiyle doğrudan ilişkili olduğunu bir kez daha açığa çıkardı.
 
Hem toplumsal bellek hem de direnişin sürekliliği 
Gazze’de bugün çadır okulları kuran, bombardıman altında çocukları koruyan, sağlık hizmeti örgütleyen, sığınma alanlarını yöneten kadınlar kendilerini onun mirasıyla yan yana görüyor.  2023–2025 soykırım döneminde kadınların yükü tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar ağır. İki yılı aşkın süredir devam eden bombardımanlarda binlerce kadın yaşamını yitirirken hayatta kalanlar hem çocuklarını korumaya hem de yıkılmış şehirlerde yaşamı yeniden örmeye çalışıyor. BM uzmanları, İsrail’in uyguladığı abluka, insani yardımın engellenmesi, sağlık yapılarını hedef alması, elektrik-su hatlarını yok etmesi ve barınma alanlarını bombalaması nedeniyle “sivil nüfusa yönelik kasıtlı bir imha niyeti” bulunduğunu belirterek bu sürecin “soykırım suçunun unsurlarını taşıdığı” uyarısını defalarca yineledi. Buna rağmen kadınlar, yıkıntılar arasında kurdukları dayanışma ağlarıyla hem toplumsal belleği hem de direnişin sürekliliğini sürdürüyor. 
 
Dayanışma ve hafıza 
 
Bu nedenle 29 Kasım, Filistin halkı için yalnızca bir sembol değil; sürgünün, yıkımın, direnişin ve dayanışmanın bir arada düşünüldüğü tarihsel bir hafıza alanı. Filistinli kadınların bu hafızadaki yeri ise hem acının hem de direncin taşıyıcısı oluşlarıyla belirleniyor. Bugün Gazze’de bir annenin çadırın içinde ateş yakarak süt ısıtmaya çalışması, bir sağlık çalışanının karanlık bodrumlarda doğum yaptırması, bir öğretmenin yıkıntılar arasında çocuklara ders vermesi, Filistinli kadının yüz yılı aşan mücadelesinin güncel ve canlı bir kanıtı. 29 Kasım bu yüzden hem bir anma hem bir sorumluluk günü: dünyanın her yerindeki insanlar için adalet talebinin, dayanışmanın ve hafızanın çağrısı.