Halkların İklim Zirvesi: İklimi değil, sistemi değiştirin!

  • 09:04 24 Mayıs 2026
  • Ekoloji
Nazlıcan Nujin Yıldız
 
İZMİR – Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı ile aynı anda düzenlenecek olan Halkların İklim Zirvesi’ne katılım için çağrıda bulunan EGEÇEP üyesi Aslı Akdemir, “Yaşamı savunmaktan yana olan herkesi, yerellerindeki hazırlık çalışma gruplarına katılmaya ve Kasım ayında Antalya’daki alternatif Halkların İklim Zirvesi’nde bir arada olmaya çağırıyoruz” dedi.
 
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP31), Türkiye’nin ev sahipliğinde bu yıl 9-21 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek. Aktivistler, doğa savunucuları ve ekoloji hareketleri ise COP31’e alternatif olarak Halkların İklim Zirvesi’ni düzenlemeye hazırlanıyor. Zirve, uluslararası özelliğe sahip Türkiye’deki ilk zirve olacak. Zirve için İzmir, Antalya, Adana ve diğer kentlerde yerel hazırlık toplantıları düzenlenmeye başlandı. Öte yandan çalışmalar, yerel meclis oluşturma süreciyle de devam ediyor.
 
Ege Çevre ve Kültür Derneği (EGEÇEP) üyesi Aslı Akdemir, hazırlık sürecine ve zirvenin amacına dair konuştu.
 
*COP31’e alternatif olarak Halkların İklim Zirvesi düzenleme fikri neden ortaya çıktı? Resmi COP süreçlerinin hangi yönlerinin çözüm üretmediğini düşünüyorsunuz?
 
Halkların iklim zirveleri yeni bir fikir değil. İlk COP zirvesinin toplandığı 90’lı yıllardan itibaren, resmi süreçlerin eksik bıraktığı demokrasi, adalet ve sistem değişikliği açığına dikkat çekmek için alternatif zirveler düzenleniyor. COP31’e alternatif düşünce de bu tarihsel mirasın devamı niteliğinde. Halkların İklim Zirvesi, resmi müzakere masalarının dışında gerçek iklim adaletini görünür kılan önemli bir uluslararası deneyim alanıdır. Bu alanın ihtiyacı, iklim krizinin gerçek nedenleriyle yüzleşmeyen, piyasacı ve şirket merkezli resmi süreçlerin yarattığı tıkanmadan doğuyor. Zira yıllardır düzenlenen COP zirveleri, iklim krizini yaratan üretim ve tüketim modelini sorgulamak yerine çoğu zaman krizi yönetilebilir bir ‘teknik sorun’ gibi ele alıyor. Fosil yakıt şirketlerinin, büyük kirletici devletlerin ve sermaye çevrelerinin etkisi altındaki resmi süreçler; doğayı, yaşam alanlarını ve halkların geleceğini korumaktan çok mevcut ekonomik düzeni sürdürmenin yollarını arıyor. Yoksul halklar, kadınlar, gençler, yerel topluluklar ve ekoloji mücadeleleri karar süreçlerinde yeterince temsil edilmiyor. Madenler, termik santraller, mega projeler, su ve toprak gaspları gibi sahadaki somut ekolojik mücadeleler küresel diplomasi içinde tali hale geliyor. Oysa ekolojik yıkım yalnızca karbon salımı meselesi değil, aynı zamanda adaletsiz kalkınma, sömürü ve yaşam alanlarının gaspı meselesidir.
 
“ Efemçukuru, Kışladağ, Bergama, Uşak, Milas ve Yatağan çevresindeki altın, kömür ve mermer madenciliğiyle ormanlar, tarım alanları, su havzaları ve halkların yaşam alanları tehdit altında.”
 
*Özel olarak Ege Bölgesi’nde ve Türkiye genelinde son yıllarda en kritik gördüğünüz ekolojik tehditler neler? Özellikle maden projeleri, su krizi, kıyı yapılaşması ve enerji yatırımları açısından tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Türkiye’de ve özel olarak Ege Bölgesi’nde karşı karşıya olduğumuz ekolojik kriz; birbirinden kopuk çevre sorunlarının toplamı değil, yaşam alanlarını sermaye birikimine açan bütünlüklü bir politik-ekonomik modelin sonucu. Tüm meselelerde ortak sorun; doğanın müşterek değil, tüketilecek kaynak olarak görülmesi. Ege; altın, jeotermal, mermer ve çeşitli metalik madencilik projeleriyle yoğun baskı altında. Efemçukuru, Kışladağ, Bergama, Uşak, Milas ve Yatağan çevresindeki altın, kömür ve mermer madenciliğiyle ormanlar, tarım alanları, su havzaları ve halkların yaşam alanları tehdit altında. Zeytinlikler enerji ve maden projeleriyle yok ediliyor. Kontrolsüz sanayi; Aliağa, Denizli ve Muğla çevresinde artan hava ve toprak kirliliğinin müsebbibi. Bölgenin can damarı olan Gediz, Büyük Menderes ve Küçük Menderes nehirleri, sanayi tesisleri ve jeotermal akışkanlar nedeniyle ileri derecede kirlenmiş durumda. Yanlış tarım politikaları, madenlerin su tüketimi ve iklim krizi birleşerek Gördes, Marmara Gölü gibi sulak alanları kuruma noktasına getirdi. Datça, Çeşme, Bodrum ve Karaburun başta olmak üzere tüm Ege kıyıları, "turizm koruma ve gelişim bölgesi" adı altında mega projelere ve ranta açılıyor. Aydın ve Manisa'da yoğunlaşan Jeotermal Enerji Santralleri (JES), tarım topraklarını zehirliyor, incir ve zeytin üretimini bitiriyor ve halk sağlığını tehdit ediyor. Yenilenebilir enerji adı altında Karaburun ve Çeşme'de meralar, ormanlar ve koruma alanları Rüzgar Enerji Santralleri (RES) ile kaplanıyor. İklim krizinin sonuçları yangınlar, kuraklık ve su kıtlığı olarak yansıyor.
 
EGEÇEP, bu sorunlara karşı bilimsel, demokratik ve dayanışmacı bir hat izliyor. Bugün yaşanan krize yalnızca “çevre sorunu” olarak değil; demokrasi, yaşam hakkı ve gelecek meselesi olarak bakıyoruz. Çünkü doğa üzerindeki yıkım ile toplumsal yoksullaşma aynı politikaların sonucu. Ege’de de Türkiye genelinde de en büyük tehdit tek tek projeler değil; toprağı, suyu, ormanı ve kıyıyı kısa vadeli ekonomik büyüme uğruna geri dönüşsüz biçimde tüketen kalkınma anlayışıdır. EGEÇEP açısından mücadele, tam da bu anlayışa karşı yaşamı savunma mücadelesidir.
 
“Asıl mesele; enerjinin nasıl, nerede, kimin için ve hangi toplumsal-ekolojik bedellerle üretildiği. Kömür, petrol ve gaz temelli enerji rejiminden çıkmak iklim krizi açısından zorunlu.”
 
*İklim krizi tartışmalarında sıkça ‘yeşil dönüşüm’ deniyor. Sizce yenilenebilir enerji projeleri her zaman ekolojik bir çözüm mü, yoksa yeni doğa tahribatları da yaratabiliyor mu?
 
Enerji kaynağının adının yenilenebilir olması, o projenin otomatik olarak ekolojik, adil ve toplum yararına olduğu anlamına gelmez. Asıl mesele; enerjinin nasıl, nerede, kimin için ve hangi toplumsal-ekolojik bedellerle üretildiği. Kömür, petrol ve gaz temelli enerji rejiminden çıkmak iklim krizi açısından zorunlu. Ancak fosil yakıtların yerine aynı tüketim ve büyüme modelini bu kez ‘yeşil’ etiketle sürdürmek, sorunu çözmek yerine biçim değiştirebilir. Yani soru yalnızca ‘kömür mü, güneş mi?’ değil.
 
Asıl soru, enerji ihtiyacının nasıl tanımlandığı, tüketimin neden sürekli büyüdüğü, doğa sömürüsünün bedelinin kimlere ödettirildiği. Eğer ‘yeşil dönüşüm’ yalnızca mevcut büyüme modelinin enerji kaynağını değiştiriyorsa, bu çoğu zaman yeni bir ‘yeşil madencilik’, yeni arazi gaspı ve yeni eşitsizlikler üretebilir. Yenilenebilir enerji gereklidir; ama her yenilenebilir proje ekolojik değildir. ‘Yeşil’ olmak yalnızca karbon hesabıyla değil; suya, toprağa, biyolojik çeşitliliğe, yerel halkın haklarına ve kamusal yarara göre değerlendirilmelidir.
 
“Halkın idari kararlara karşı açtığı davalarda ‘dava açma ehliyeti’ daraltılıyor, yüksek bilirkişi ve mahkeme masrafları ile köylülerin ve kent hakkı savunucularının hukuki arayışı engelleniyor.”
 
*Yerel halkların, köylülerin ve kent hareketlerinin çevre mücadelelerinde söz sahibi olması neden önemli? Türkiye’de karar süreçlerinde halk katılımı sizce yeterli mi?
 
Yerel halkların, köylülerin ve kent hareketlerinin çevre mücadelelerinde söz sahibi olması hayati bir zorunluluk. Toprağı, suyu ve ormanı doğrudan kullanan ve onunla yaşayan yerel halk, o ekosistemin dengesini en iyi bilen ve onu çıkar gütmeden koruyacak olan asıl öznedir. Köylülerin geleneksel tarım bilgisi ve kent hareketlerinin kolektif hafızası, şirketlerin ve bürokratların masa başında hazırladığı ÇED raporlarının eksik ve hatalı taraflarını deşifre eden en büyük güçtür. Akbelen'den İkizdere'ye, Karaburun'dan Kazdağları'na kadar çevre mücadelesini başarıya ulaştıran veya geciktiren yegâne unsur, yerel halkın kendi yaşam alanına sahip çıkma iradesidir.
 
Türkiye'deki mevcut karar süreçlerinde halk katılımı ise tamamen göstermelik. Kanunen zorunlu olan ‘Halkın Katılımı Toplantıları’, halkın görüşünü almak yerine şirketlerin projelerini dayattığı rüşvet veya ikna seanslarına dönüştürülmüş durumda. Bölge halkının itiraz ettiği toplantılar, kolluk kuvvetleri korumasında, yerel halk salonlara alınmadan usulsüzce yapılıyor. Halkın idari kararlara karşı açtığı davalarda ‘dava açma ehliyeti’ daraltılıyor, yüksek bilirkişi ve mahkeme masrafları ile köylülerin ve kent hakkı savunucularının hukuki arayışı engelleniyor. Bakanlıklar; yerel belediyelerin, meslek odalarının, bilim insanlarının ve en önemlisi o toprağın üstünde yaşayan insanların iradesini yok sayarak yukarıdan aşağıya acele kamulaştırma ve ruhsatlandırma kararları veriyor. EGEÇEP için gerçek bir çevre-ekoloji politikası; kararların şirketlerin kâr hırsına göre değil, yerel halkın, meclislerin ve kent sakinlerinin doğrudan katılımı ve veto hakkı ile şekillendiği, şeffaf veri paylaşımının yapıldığı, bağımsız bilimsel değerlendirmeye göre hareket edildiği, kadınların, gençlerin eşit temsil hakkına sahip olduğu, ‘önce yatırım, sonra ikna’ modeli yerine toplumsal onayın benimsendiği bir ekolojik demokrasi modelidir.
 
“Her sorunun öznesi olmasak da her çözümün öznesi olma sorumluluğumuz var.”
 
*Halkların İklim Zirvesi sonunda nasıl bir etki yaratmayı hedefliyorsunuz? Somut olarak neyin değişmesini istiyorsunuz? Çağrınız var mıdır?
 
Hedefimiz, iklim krizini yaratan sistemin kendisini sorgulamayan çözümleri reddederek, yaşamı savunanların ortak iradesini iktidara taşımak. İklim krizini sadece karbon emisyonu meselesi olmaktan çıkarıp, bir adalet ve sistem meselesi haline getirmek. Diğer bir deyişle, iktidarların, devletlerin iklimi değil sistemi değiştirmelerini sağlamak. Şirketlerin kârını koruyan karbon piyasaları ve sahte yeşil çözümler yerine; doğanın haklarını ve halkın ihtiyaçlarını esas alan gerçek çözümleri görünür kılmak. İklim politikalarının kapalı kapılar ardında değil, yerel meclislerde ve sokakta belirlendiği bir ekolojik demokrasiyi inşa etmek. Doğa üzerindeki tahribatın durdurulmasıyla yetinmeyip; madenlerin kapatıldığı, nehirlerin özgür aktığı ve eko-kırım suçlarının yargılandığı hukuki bir düzen değişikliği sağlamak.
 
Halkların İklim Zirvesi hazırlık grupları, Ocak ayından bu yana bu hedeflere yönelik çalışmalarını sürdürüyor. Her sorunun öznesi olmasak da her çözümün öznesi olma sorumluluğumuz var. Bu yüzden yaşamı savunmaktan yana olan herkesi, yerellerindeki hazırlık çalışma gruplarına katılmaya ve Kasım ayında Antalya’daki alternatif Halkların İklim Zirvesi’nde bir arada olmaya çağırıyoruz.