Eğitimde kriz derinleşiyor: Şiddet sistemin dili hâline geliyor 2026-05-07 09:06:40   Beritan Tunç   İZMİR - Özel Eğitim öğretmeni Dilan Toprak, okullarda artan saldırıların arkasında yapısal şiddet, eşitsizlik ve cinsiyetçi sistemin olduğunu belirterek, “Güvenlikçi politikalar şiddeti çözmez, aksine yeniden üretir. Mesele, şiddeti doğuran koşullarla yüzleşmek ve çözüm üretmektir” dedi.   Eğitim alanında derinleşen kriz, okullarda artan şiddetle birlikte daha görünür hale geliyor. Artan yoksulluk, güvencesizlik ve tekçi politikalarla şekillenen eğitim sistemi, çocukları, öğretmenleri ve tüm eğitim alanını çok yönlü bir şiddet sarmalının içine itiyor. Sêwreg, Mereş, Mersin ve Dîlok’ta yaşanan saldırılar, bu yönüyle münferit değil, sistematik olarak üretilen yapısal şiddetin bir sonucu olarak öne çıkıyor. Özel eğitim öğretmeni ve Bağımlılıkla Mücadele Platformu üyesi Dilan Toprak, şiddetin arkasındaki katmanlı yapıya yönelik değerlendirmelerde bulundu.   Şiddetin perde arkası   Dönüşümleri yalnızca saldırılar özelinde değil, saldırılara kaynak olan yapısal süreçlerle birlikte okumak gerektiğini belirten Dilan Toprak, şiddetin politik ve kültürel düzeyde giderek, sıradanlaştığını ifade etti. Toplumsal dilin sertleşmesi sonucunda, siyaset, medya ve gündelik yaşamda şiddetin bir ifade aracı olarak kabul görmeye başlandığını vurgulayan Dilan Toprak, “Mesele sadece öğrenilmiş davranış değil, sürekli tehdit ve güvensizlik hissi altında çalışan bir sinir sistemi daha hızlı tetiklenen, daha az dengelenebilen bir yapıya kayıyor. Okul da bu gerilimin boşaldığı alanlardan biri haline geliyor. Güvencesizlik ve yapısal stresin artışı, ekonomik kriz, eşitsizlik, geleceksizlik hissi ve bunlarla birlikte birçok kaygının içine doğan çocuklar bunlardan doğrudan etkileniyor.    Güvencesiz sistem toplumun tüm güvenlik bağlarını zedeleyerek, ilişkileri daha temkinli ve daha kırılgan hallere getiriyor. Bu da okulu, düzenleyici bir alan olmaktan çıkarıp, gerilimin biriktiği bir mekâna çeviriyor. Yapısal şiddet sadece ekonomik eşitsizliklerle sınırlı değil, aynı zamanda kimlikler ve çeşitlilikler üzerinden işleyen bir dışlama ve değersizleştirme mekanizmasıdır. Dil, kültür, etnisite ya da göç deneyimi üzerinden bazı çocuklar daha en baştan sistemin kenarında konumlanıyor. Özellikle zorunlu göç deneyimi olan çocuklar için mesele çok katmanlı. Bu çocuklar; yerinden edilmenin yarattığı travmayı taşıyor, yeni bir dil ve kültüre adapte olmaya çalışıyor, çoğu zaman yoksulluk ve güvencesizlik içinde yaşıyor ve sıklıkla ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Bu koşullar, gelişim süreçlerinde sürekli bir tehdit algısı üretir. Yani çocuk ‘öğrenmeye açık’ bir durumda değil, hayatta kalmaya odaklı bir durumda olur. Bu da içe çekilmede ya da dışa vurumda aşırılıklar barındıran davranışlar olarak yansıyabilir” dedi.   ‘Kimlik temelli dışlanma kronik stres kaynağıdır’   Kültürel farklılıkların tanımlanma hâllerine bakıldığında okulların, sistemin normlarını yeniden inşa eden bir aygıt olarak tek tip işlediğini söyleyen Dilan Toprak, “Tek dil, tek davranış kodu, tek başarı tanımı, normun dışında kalan çocuklar, örneğin anadili farklı olanlar ya da farklı kültürel pratiklerle büyüyenler, sürekli ‘uyumsuz’ ya da ‘problemli’ olarak etiketlenir ve sosyal ağlarda tekinsizlikle tanımlanırlar. Bu tanımlama hâlleri yalnızca toplum veya akranlar üzerinden değil, doğrudan sistem tarafından inşa edilir. Kimlik temelli dışlanma, bir çocuğun kimliği nedeniyle görünmez kılınması, değersizleştirilmesi ya da açık/örtük ayrımcılığa maruz kalması, sinir sistemi açısından kronik bir stres kaynağıdır. Bu da duygusal dengeyi zorlaştırır, aidiyet duygusunu zedeler, şiddete maruz kalma ya da şiddet üretme riskini artırır. Ancak mesele sadece bu politikalar değil, bu politikaların nasıl karşılık bulduğudur” diye belirtti.    ‘Şiddeti önleyen politikalar olmalı'   Okullar ve ailelerin çoğu zaman bu zihniyetin mağduru, bazen de yeniden üreticisi hâline gelebileceğini kaydeden Dilan Toprak, sistemin buralardan sapmayı tekinsizlik olarak tanımladığını söyledi.  İtaat, disiplin ve performansın merkeze alındığı; duygunun, farklılığın ve kırılganlığın bastırıldığı bu yapının, çocukların kendilerini ifade edebilecekleri güvenli alanları daralttığını belirten Dilan Toprak  “Farklı olanın dışlandığı, güçsüz olanın bastırıldığı bir düzende şiddet bir sapma değil, öğrenilen ve yeniden üretilen bir dil hâline gelir.  Eğitim giderek kamusal bir hak değil, bireysel bir yatırım gibi kurgulanıyor. Bu da okullar arasında eşitsizliği derinleştiriyor. Bazı okullar daha korunaklı hâle gelirken, bazıları ciddi anlamda ‘terk edilmiş’ alanlara dönüşüyor. Bu terk edilme hâli, hem fiziksel güvenliği hem de psikososyal destek mekanizmalarını zayıflatıyor. 4. Koruyucu sistemlerin zayıflaması. Rehberlik hizmetleri, psikososyal destekler, özel gereksinimli çocuklara yönelik kapsayıcı politikalar… Bunlar ya yetersiz ya da işlevsiz hâle geliyor. Oysa şiddeti önleyen şey, güvenlik önlemleri değil; erken fark etme, düzenleme ve ilişki kurma kapasitesidir. Bu kapasite zayıfladığında, krizler kaçınılmaz hâle gelir” ifadelerini kullandı.    ‘Özel gereksinimli çocuklar sistem nedeniyle daha kırılgan’   Özel gereksinimli çocukların, saldırılar karşısında daha kırılgan göründüğünü ancak bu kırılganlığın çocukların kendisinden değil, içinde bulundukları sistemin yetersizliğinden kaynaklandığını vurgulayan Dilan Toprak, çocukların çoğu zaman duyusal, iletişimsel ve sosyal açıdan daha fazla destek ihtiyacı içinde olduğunu söyledi. Gürültü, kalabalık, ani değişim ya da tehdit içeren durumların özel gereksinimli çocukları çok daha hızlı tetikleyebileceğini ifade eden Dilan Toprak, “Asıl mesele, bu ihtiyaçları karşılayacak kapsayıcı ve düzenleyici yapıların yeterince kurulmamış olmasıdır. Mevcut koruma mekanizmaları, büyük ölçüde güvenlik, disiplin ve kriz anına müdahale üzerine kurulu. Oysa özel gereksinimli çocuklar için güvenlik; önceden düzenlenmiş, öngörülebilir, ilişkisel olarak güvenli ve duyusal açıdan dengeli bir ortam demektir. Bu sağlanmadığında, çocuklar sadece saldırılara karşı değil, sistemin kendisine karşı da korunmasız hâle gelir. Yetersizliğin temelinde ise daha geniş bir yapısal sorun var: Eğitimin kapsayıcı bir hak olarak değil, standart bir performans alanı olarak kurgulanması. Bu da farklı gelişim gösteren çocukları sistemin merkezine değil, kenarına iter. Rehberlik hizmetlerinin sınırlı olması, öğretmenlerin desteklenmemesi ve çok katmanlı riskleri erken fark edecek mekanizmaların kurulmaması da bu kırılganlığı derinleştirir. Şiddetin toplumsal cinsiyet boyutunu düşündüğümüzde, okuldaki etkiler tek tek grupların ‘yaşadığı risk’ değil, cinsiyetlendirilmiş bir emek ve güç düzeninin nasıl işlediği üzerinden anlaşılır. Burada şiddet, yalnızca fail–mağdur ilişkisi değil; aynı zamanda bakım, otorite ve kırılganlığın kimlere nasıl dağıtıldığını gösteren yapısal bir ilişkidir” diye aktardı.    ‘Kadın öğretmenlerin yükü artıyor, kız çocuklarının alanı daralıyor’   Kadın öğretmenler açısından iki katmanlı bir bakım emeği yükünün ortaya çıktığını dile getiren Dilan Toprak, “Birincisi ev içi bakım emeğidir, kadın öğretmenler çoğu zaman zaten evde çocuk, yaşlı ya da hane içi bakım sorumluluklarını taşıyan bir pozisyondadır. İkincisi ise okul içi bakım emeğidir: öğretmenlik yalnızca ders anlatmak değil, aynı zamanda duygusal düzenleme, kriz yatıştırma, çocukların davranışlarını regüle etme gibi yoğun bir ‘duygusal emek’ içerir. Şiddet arttığında bu iki alan birleşir ve kadın öğretmenler hem evde hem okulda sürekli bakım sağlayan, sürekli düzeni ve dengeyi tutan özne hâline gelir. - Kız çocukları açısından ise onların özneleşmesinin büyük ölçüde ilişkiler ve güvenli alanlar üzerinden kurulduğunu söyleyebiliriz. Şiddet arttığında bu güvenli alan daralır; bu da sadece korku değil, aynı zamanda kendini ifade etme, sınır koyma ve kamusal alanda görünür olma kapasitesinde bir daralma yaratır. Çünkü stres anında hangi çocuğun nasıl düşünmesi gerektiği, hangi çocuğun nasıl tepki vermesi gerektiği dahi sistem tarafından bir norm olarak insanların hafızalarına kazınır. Erkek çocukları daha yüksek davranışlarla, daha büyük öfkelerle ifade edilirken; kız çocukları sürekli olarak dengeleyici davranışlar, yumuşak geçişler ve uyum sağlama gibi kavramlarla birlikte tanımlanır. Judith Butler’ın kırılganlığın eşitsiz dağılımı fikriyle birlikte düşünüldüğünde, bazı çocukların kamusal alanda neden daha erken geri çekilmek zorunda kaldığı görülür. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda şiddet, tüm dinamiklerinin yanı sıra; cinsiyetlendirilmiş bir bakım yükü, otorite baskısı ve kırılganlık dağılımı rejimidir. Kadın öğretmenler bu rejimde hem bakım hem kontrol yükünü taşırken; kız çocukları ise kamusal alanın en erken daraldığı özne gruplarından birine dönüşür” dedi.   ‘Güvenlikçi politikalar şiddeti önlemez yeniden üretir’   Güvenliği kamera, polis ve denetim üzerinden kuran politikaların, şiddetin nedenlerini çözmek yerine onu yöneten bir iktidar biçimini güçlendirdiğine dikkat çeken Dilan Toprak, bu tür mekanizmaların yalnızca korumayacağını aynı zamanda bireyleri sürekli izlenen, denetlenen ve kendini kontrol etmeye zorlanan özneler hâline getireceğini söyledi. Güvenlik adı altında kurulan düzenin, güvensizliği üreten koşulları görünmez kıldığını dile getiren Dilan Toprak, son olarak şunları söyledi: “Bu düzen, sorumluluğu sistemden alıp bireylere yükler. Bugün okullarda artan şiddete karşı geliştirilen güvenlikçi politikalar da tam olarak bunu yapıyor: Yoksulluğu, eşitsizliği, kimlik temelli dışlanmayı, zorunlu göçün yarattığı kırılganlıkları ve eğitimin güvencesizleştirilmesini tartışmak yerine, çözümü daha fazla kamera ve daha fazla denetimde arıyor. Oysa bu yaklaşım, şiddeti önlemez; yalnızca onu bastırır ve biçim değiştirerek yeniden üretir. Gerçek güvenlik ise kontrolle değil, hak temelli ve eşitlikçi bir kamusal düzenle mümkündür. Bu; eğitimin piyasalaştırılmadığı, okullar arasındaki eşitsizliklerin azaltıldığı, her çocuğun diline, kimliğine ve ihtiyacına göre destek bulabildiği bir sistem demektir. Aynı zamanda öğretmenlerin güvenceli çalıştığı, bakım emeğinin tanındığı ve psikososyal destek mekanizmalarının güçlendirildiği bir kamusal sorumluluk alanını gerektirir. Bu yüzden mesele daha fazla güvenlik önlemi almak değil; şiddeti üreten toplumsal koşullarla yüzleşmektir. Aksi hâlde okullar yine çocukların disipline edildiği ve kontrol altında tutulduğu, aynı şiddeti üreten mekânlara dönüşmeye devam eder.”