Kapitalist uygarlık çağında şiddet 2026-10-23 09:05:27   “Modern çağın kavramları ve şiddet biçimleri ile tarihsel olan arasındaki keskin ayrımlar da yanıltıcı olabilir. Modern çağın iktidar ideolojilerini kaynağı belirsiz söylem ve kültüre atfetmek yerine onların mitolojik, dini, felsefi ve bilimsel söylemlerle bağlarını daha güçlü kurmak gerekmektedir.”   Zeynep Beydağı    Modern çağda karşı karşıya kaldığımız şiddet biçimleri, tarihsel gerçeklik içinde şekillenir ve dönüşür. Bilim, tarih ve sanatın etkisi ile modernite öncesi dönemi hayalimizde oldukça karanlık bir şiddet atmosferi içinde kurgularız. Hiçbir kural ve denetimin olmadığı, kralların, hükümdarların sınırsız keyfi şiddet uyguladıkları bir tablo canlanır gözlerimizin önünde. Halka açık idamlar, işkence seremonileri, kellelerden yapılan kaleler, yerle bir edilen köyler elbette büyük oranda gerçektir. Fakat modernite öncesinde iktidar ve şiddetin günümüzdeki kadar kurumsallaşma ve toplumun tüm gözeneklerine sızabilme durumu yoktur. En zalim imparatorlar dahi hakimiyet altında aldıkları tüm toprakları denetleme gücünde değillerdir. Özerk yapılar, kabileler, aşiretlerin kendini savunabilme, kaçabilme, göç edebilme, ittifaklar kurabilme imkanları vardır. Bunlar şiddetten kurtulacak stratejileri ve kendini savunabilme gücünü ifade eder. Bu aynı zamanda müzakere edebilme, kendi kararlarını alabilme açısından günümüze göre toplumun komünal geleneğinin daha güçlü olduğu süreçlerdir. Sümer mitolojilerindeki tanrı-tanrıça hikayeleri bu kabileler ile kadınların etkin olduğu klanlar arasındaki müzakere ve mücadelelerini içeren birçok hikâyeyi içerir. Şiddet sessizleştirir ve ilişkileri yıkar, konuşmak, anlaşmak, barışmak, müzakere etmek ise şiddeti önleyici ve durdurucudur.    Modern çağdaki iktidar ve şiddet bu mirasa dayalı kurumlaşmıştır. Cezanın fazlasıyla bedeni hedef aldığı modern öncesi dünyadan farklı olarak modern dünyada şiddetin yerine normalleştirme, öz disiplin, gözetleme ve baskın davranış kurallarının içselleştirilmesi almaktadır… Foucault’nun ifade ettiği gibi, burada temel fikir ‘daha az cezalandırmak değildir, daha iyi cezalandırmaktır’… bireylerin zihinlerine ve ruhlarına da nüfuz etme, böylece günümüz bireylerinin hem bedenlerini hem de düşüncelerini denetleme kapasitesine sahiptir. (Sinisa Malesevic, Örgütlü Vahşetin Yükselişi)   İktidarın karakterindeki değişimle bağlantılı şekillenen yeni şiddet biçimlerini garanti altına alan yine devletin şiddet tekelini kullanabilme kapasitedir. Nitekim daha önceki yöntemler bir kenara bırakılmamış, birbirini tamamlayacak biçimde bu yöntemler iç içe kullanılmaya devam etmektedir. Devletin bürokratik yapısındaki genişleme bunu kanıtlar. Roma imparatorluğu, dünya topraklarının büyük bölümünü ve 70 milyona yakın nüfusu egemenliğine aldığı dönemde 300 ila 400 memura sahiptir. Oysa günümüz ulus devletlerinde devlet bürokrasilerinde devlet memurlarının nüfusa oranı çok yüksektir. Toplumun demir kafese alınmasında ordu, polis, istihbarat birimleri ile birlikte büyük bir bürokratik gövde birlikte hareket etmektedir.    Daha yakın dönemlerde ise mutlu olmak, kendini geliştirme, sağlıklı yaşama, genç kalmak, güzel olmak gibi söylem ve dayatmalarla bireyin kendi kendine uyguladığı “olumluluk şiddeti” (Byung-Chul Han, S¸iddetin Topolojisi) öne çıkmaktadır. “Olumluluk şiddeti belki de olumsuzluk şiddetinden daha da tehlikeli… yalnız yapma-ya-izin-olmayışın olumsuzluğu değil, her-şeyi-yapabilme olumluluğu da şiddettir… Kendini aşırılık ve kitleselleşme, ifrat, aşırı bolluk ve tüketim, aşırı üretim, aşırı birikim, aşırı iletişim ve aşırı haber kılığında gösterir”. (Byung-Chul Han, S¸iddetin Topolojisi) Sürekli görünür, sevilir, onaylanır, takdir edilir olabilmek adına kendi kendini tüketen bireyin kendi kendine uygular hale geldiği bu şiddet biçimleri ise sonuçta depresyon, kaygı bozukluğu, intihar, asosyallik biçiminde psikolojik durumlarla dışa vurulmaktadır.    Görünürden görünmeyene şiddetin yüzleri   Yıllar önce gözaltına alındığımızda hastaneye götürülürken polisin attığı tekmenin izini göstermek için bacağımı açtığımda izin olmayışına hayıflandığımı hatırlıyorum. Çünkü ‘iz yoksa işkence yok’ demekti. Mahkemede bir arkadaşım ‘biz işkence ve şiddete uğradık’ diye direttiğinde, hâkim ‘doktor raporunda bir şey görünmüyor’ diyerek işkence görmediğimize hükmetmişti. Hâkimin kararından daha çok, o polisin iz bırakmadan tekme atmasına takılı kalmıştım. Belki biz de haklı bulmuştuk bu izahı. Tanım fiziki kanıta dayandırılınca, ‘iz yoksa işkence de yok’ tanımı tabi ki doğru sanılır.     Şiddet konusu adalet ve hukuk, tarih ve kültür, psikoloji ve sosyolojiyi içeren daha geniş bir perspektiften ele almayı gerektirmektedir. Fiziki zararla ölçülen bir şiddet tanımının yetersizliği bugün herkesin malumudur. Ancak modern hukukta şiddetin varlığı ya da boyutu, ağırlıkla fiziki kanıtlarla ölçülmeye devam ediyor. Savaş, saldırı, yaralama, katliam, işkence, tecavüz vb. olaylar bu kapsamda ele alınır. Mevcut hukuk düzeninde katliama, tecavüze, tacize, baskıya uğranıldığını ispatlamaya çalışırken de daha özel bir şiddet biçimine maruz kalınır. Bu pozitivist yaklaşıma karşı insan hakları kuruluşları ve şiddet mağdurlarının hukuki mücadeleleri belli oranda sonuç almış olsa da, hala şiddet daha çok fiziki şiddet olarak ele alınmaktadır. Oysa, yukarıda kısmen gördüğümüz gibi kapitalist uygarlık çağında şiddet konusu, suç ve ceza bağlamını çoktan aşmış, bir yönetim biçimine dönüşmüştür. Dolayısıyla görünürlüğü üzerinden yapılan şiddet tanımlarınının yetersizliği açığa çıkmış ve kültüre, dile, toplumsal yapılara sinmiş “görünür olmayan” şiddeti açıklamaya dönük çabalar gelişmiştir.   Psikolojik, kültürel, siyasi, ekonomik şiddet türlerinin hukuki literatüre girmesi ile birlikte şiddete dair tartışmalarda sosyolojik ve psikolojik boyutlar giderek önem kazandı. Hakaret, aşağılama ve sözel şiddet esas itibariyle toplumun tarihin çok uzun bir dönemi boyunca farkında olduğu şiddet biçimleriydi. Tarihsel söylemlerimizde “Xweş dibe cihe xençera, le xweş nabê cihe xebera” (İyileşir hançer yarası ama iyileşmez edilen küfürün yarası) sözü “dil yarası”nın ne kadar incitici olduğu ve kalıcı iz bıraktığına işaret etmektedirler. Psikolojik ve duygusal şiddet fiziki olarak da zarar vericidir.    Hem fiziksel hem de duygusal acı, fiziksel olmayan yollardan pekâlâ verilebilir. Örneğin sürekli acımasızca aşağılanmak intiharı teşvik edilebilir; uzun süre korku ve gerilim içinde yaşamak kalp krizine yol açabilir; stresli bir çalışma ortamı aile için şiddetin artmasına neden olabilir; tehlikeli bir çalışma ortamına veya sağlıksız yiyeceklere düzenli olarak maruz kalmak ciddi hastalıklara, ağrılara veya ölüme neden olabilir. (Sinisa Malesevic, Örgütlü Vahşetin Yükselişi)   Görünmeyen şiddetin önemli bir boyutunu da “yapısal şiddet” oluşturur. Johan Galtung tarafından tanımlanan bu şiddet biçimi uzun süreli eşitsizlik ilişkilerini ve şiddet tekelini elinde bulunduran kurumların yarattığı etkileri analiz eder. Ekonomik imkanlara sahip olma, sağlık ve eğitime ulaşma, yasal haklardan yoksunluk gibi kısıtlamaların bireyler ve gruplar arası şiddeti nasıl etkilediği ortaya konulur. Kadınlara dönük şiddet bu bağlamda ele alınır. Birey ve grup olarak kadınların maruz kaldığı şiddet eşitsizlik ilişkilerinin sonucudur.    Piere Bourdieu’da şiddetin sosyolojik ve kültürel boyutlarını çözümler ve bunu “simgesel şiddet” kavramı ile açıklar. Belirli yaşam biçimlerinin dayatılması, toplumsal ilişkilere sirayet eden, gündelik yaşam alışkanlıklarına dönüşen ve bu nedenle kimi zaman farkında olunmayan ya da görünmeyen şiddet, bu kavramla tanımlanır. Belirli bir topluluğun kültürünü, yaşam biçimini alaya almak, küçümsemek, algı oluşturmayı bu kapsamda değerlendirebiliriz. Eğitim kurumları, kültür-sanat alanı, medya bu simgesel şiddet için etkin kullanılan araçlardır. Bu biçimde birey ve gruplar belirli değerleri benimsemeye zorlanırlar ve kimi zaman bunun farkına varmazlar.    Slovaj Zizek ise nesnel ve öznel şiddet tanımları ile tartışmaya daha farklı bir boyut kazandırır. Bireyler, gruplar ve devlet tarafından uygulanan görünür şiddeti öznel şiddet olarak tanımlar. Nesnel şiddet ise dile, kültüre işleyen, görünmeyen şiddettir. Bunu da sembolik ve kültürel şiddet olarak ele alır. Sembolik şiddet dile anlamlara işlerken, kültürel şiddet ekonomik, siyasi sistemler aracılığıyla uygulanır. “Öznel şiddet şeylerin ‘normal’ ve huzurlu halinin bozulması olarak görülür. Fakat nesnel şiddet, tam da şeylerin bu ‘normal’ haline içkin olan bir şiddettir.” (Slavoj Zizek, Şiddet). Foucault’un bilgi ile iktidar analizleri esas alınarak, bilme biçimleri ve bilgiye dayalı epistemik şiddet tanımı yapılmıştır. Özelde Gayatri Spivak’ın “Madun konuşabilir mi?” kitabı üzerinden kapsam kazandırdığı ezilenlerin kendi adına konuşmasına izin verilmemesi, bu şiddetin tezahürü olarak analiz edilmiştir.    Görünür olmayan, kültüre, dile, toplumsal yapılara sinmiş şiddeti açıklamada yapılan bu tanımlar önemlidir. Fakat şiddetin sınıflandırılmasında ortaya çıkan derinlik ve titizlik onun nedenini izah etmede ve nasıl mücadele edileceğini açıklamada aynı gücü göstermezler. Oysa sosyolojik çözümleme aynı zamanda çözümü de içermelidir. Modern çağın kavramları ve şiddet biçimleri ile tarihsel olan arasındaki keskin ayrımlar da yanıltıcı olabilir. Modern çağın iktidar ideolojilerini kaynağı belirsiz söylem ve kültüre atfetmek yerine onların mitolojik, dini, felsefi ve bilimsel söylemlerle bağlarını daha güçlü kurmak gerekmektedir.     *Not: Yazının devamı “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Görünmez Duvarlar” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır.   *Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Şiddet ve Direniş” dosya konulu 38. sayısından kısaltılarak alınmıştır.