Bağımlılıkla mücadele: Özsavunmadan yeni bir toplumsallığa 2026-08-10 09:03:07   “Yeniden tariflediğimiz bir yerden; bağımlılıkla mücadele, yalnızca bir şeyi engellemek değildir. Yeni bir toplumsallık kurmaktır. İnsanların birbirini tanıdığı, çocukların sokakta güvenle oynayabildiği, kadınların yaşamın öznesi olduğu, gençlerin geleceğe dair söz söyleyebildiği, kültürün, sanatın ve dayanışmanın yeniden güç kazandığı bir yaşamı bugünden örmektir.”   Dilan Toprak   Son günlerde birçok kentte kadınlar uyuşturucuya karşı sokaklarda nöbet tutuyor. İlk bakışta bu görüntüler yalnızca uyuşturucu kullanımına ya da satıcılığına karşı gelişen haklı bir toplumsal tepki olarak okunabilir. Ancak bu nöbetler bir itirazdan ibaret değildir. Aynı zamanda nasıl bir toplumda yaşamak istediklerine dair güçlü bir siyasal öneridir. Çünkü bazı mücadeleler karşı çıkmakla kalmaz; aynı anda yeni bir yaşam biçimi kurmaya başlar.   Bağımlılıkla mücadele de tam bu noktada yeniden düşünülmelidir. Eğer bağımlılığı salt bireyin madde kullanımı olarak ele alırsak, çözümü de yalnızca tedavide, cezalandırmada ya da güvenlik politikalarında ararız. Oysa bağımlılık çok daha derin bir toplumsal zeminde ortaya çıkar. İnsanların birbirinden koptuğu, çocukların kamusal yaşamdan çekildiği, gençlerin geleceğe dair söz kuramadığı, kültürel bağların zayıfladığı, mahallenin ortak yaşam olmaktan çıktığı her yerde bağımlılık için uygun bir zemin oluşur. Bu nedenle bağımlılıkla mücadele bağımlılığı ortadan kaldırmaya çalışan bir politikanın da ötesinde; bağımlılığı gereksiz kılacak bir toplumsallığı inşa etme meselesidir.   Toplumsal hareketler üzerine çalışan birçok düşünür, siyasetin yalnızca iktidardan talepte bulunmak olmadığını söyler. Asıl dönüştürücü siyaset, kurulmak istenen toplumu bugünden küçük pratiklerle inşa edebilme kapasitesidir. Bugün buna “prefigüratif siyaset” deniliyor. Yani gelecek, vaat edilmekle kalmaz; bugünden yaşanmaya başlanır. Bu doğrultudaki pratikler, bağımlılığı üreten yalnızlaşma, yabancılaşma ve toplumsal kopuşa karşı alternatif bir yaşamın bugünden kurulmasıdır. Başka bir ifadeyle, bağımlılığın olmadığı bir toplumu gelecekte vaat etmek yerine, onun toplumsal koşullarını bugünden üretmeye çalışır. Bağımlılıkla mücadeleyi sadece “önleme politikası” değil, aynı zamanda yaşamı yeniden kurma siyaseti olarak düşünmeye imkân verir.   Bu açıdan bakıldığında kadınların uyuşturucuya karşı tuttuğu nöbetler yalnızca bir protesto değildir. O nöbetlerde “uyuşturucu istemiyoruz” denilirken aynı zamanda “Bu mahalle birbirine sahip çıkar”, “Çocuklar yalnız değildir”, “Sokak toplumundur” deniliyor. Başka bir ifadeyle, özlenen toplumsal yaşam bugünden pratikleşiyor. Burada asıl mesele, eylemin hangi siyasal özneyi kurduğu, hangi toplumsal ilişkiyi ürettiği ve nasıl bir yaşamı önceden kurmaya çalıştığıdır. Tam da burada kadın bakışı önemli bir teorik çerçeve sunar.   Erkek egemen güvenlik anlayışı mekânı kontrol ederek güvenlik üretmeye çalışır; kadın özgürlük perspektifi ise mekânı toplumsallaştırarak güvenlik üretir. Kadın, tarihsel olarak yaşamı yeniden üretme deneyiminden gelen bir politik aklı nöbete taşır; bu nedenle nöbet, denetimden çok bakım, gözetimden çok dayanışma ve korkudan çok güven üretmeye yönelir. Böylece nöbetin kendisi de kadınların öncülüğünde toplumun kendisini yeniden kurabildiği politik mekanlara dönüştür. Tam da bu nedenle kadınların öz savunma pratiği bağımlılıkla mücadelenin önemli bileşenlerinden biridir.   Özsavunma, yalnızca bir saldırıya karşı koymak değildir. Öz savunma, yaşamı tehdit eden süreçlere karşı toplumun kendi etik ve politik gücünü örgütleyebilmesidir. Yaşamı savunmaktır. Çocukları savunmaktır. Mahalleyi savunmaktır. Kültürü, dayanışmayı ve ortak geleceği savunmaktır.   Demokratik toplum fikri de tam burada anlam kazanır. Demokratik toplum, yalnızca seçimlerden ya da yönetsel modellerden ibaret değildir. Toplumun kendi sorunlarını birlikte tartışabildiği, çözüm üretebildiği ve yaşamı birlikte kurabildiği örgütlü bir toplumsallıktır. Bu anlamda bağımlılıkla mücadele, demokratik toplumun en somut sınandığı alanlardan biridir. Çünkü bağımlılık, yalnızca bireyi değil; toplumsal dokuyu çözer. Buna karşı geliştirilecek en güçlü cevap ise yine toplumsal dokuyu güçlendirmektir.   Bu nedenle kadınların öz savunma nöbetleri ile çocuklar için kurulan oyun alanları, gençlerin katıldığı spor turnuvaları, kültür-sanat çalışmaları, mahalle meclisleri, ekoloji mücadeleleri ve dayanışma ağları birbirinden bağımsız girişimler değildir. Bunların her biri aynı yaşam siyasetinin farklı yüzleridir. Hepsi bağımlılığın karşısına yalnızca yasakları değil, alternatif bir yaşamı koymaktadır.   Bağımlılıkla Mücadele Platformu olarak yürüttüğümüz çalışmaları da bu nedenle “bağımlılığı önleme ve yok etme faaliyetleri” sınırlılığında tanımlamıyoruz. Çocuklarla kurulan her güven ilişkisi, gençlerin birlikte ürettiği her kültürel etkinlik, kadınların örgütlediği her dayanışma ağı, mahallede yeniden kurulan her ortak bağ; bağımlılığa karşı geliştirilmiş bir öz savunma pratiğidir. Çünkü bağımlılığı salt maddeyle değil, yaşamın zayıflamasıyla ilişkilendiriyoruz.   Yeniden tariflediğimiz bir yerden; bağımlılıkla mücadele, yalnızca bir şeyi engellemek değildir. Yeni bir toplumsallık kurmaktır. İnsanların birbirini tanıdığı, çocukların sokakta güvenle oynayabildiği, kadınların yaşamın öznesi olduğu, gençlerin geleceğe dair söz söyleyebildiği, kültürün, sanatın ve dayanışmanın yeniden güç kazandığı bir yaşamı bugünden örmektir.   Kadınların bugün sokaklarda tuttuğu nöbetlerin ve bunun yaşamsallaştıracağı toplumun temel dinamiği olan “Jin Jiyan Azadi” perspektifinin bize hatırlattığı en önemli gerçek de budur. En güçlü mücadele, tehdidi geri püskürtmeye çalışırken, tehdidin kök salamayacağı bir toplumu bugünden kurabilen mücadeledir.