Türkiye medyası saldırıları meşrulaştırıyor 2026-01-11 09:05:13   Melek Avcı   ANKARA - Barış ve Demokratik Toplum inşa edilmeye çalışılırken, Türkiye destekli çeteler Şêxmeqsûd, Benî Zêyd ve Eşrefiyê’de sivilleri katlediyor. Türkiye medyası ise bunu görmezden geliyor, meşrulaştırıyor.   Suriye Geçici Hükümeti’ne bağlı ve Türkiye destekli çeteler, Halep’in Eşrefiye ve Şêxmeqsûd Mahallesi’ne yönelik saldırılarını sürdürüyor. Hastaneler ve sivillerin hedef alındığı saldırılarda, uluslararası hukuk ve insan hakları dahi hiçe sayılarak yaralıların tedavi edildiği hastaneler de hedef alınıyor.  Şehîd Xalid Fecir Hastanesi saldırılar sürecinde 4 kez bombalandı, burada birçok sivil ve sağlık emekçisi katledildi. Filistin için tehditler savuran Türkiye’den ve iktidar kurumlarından saldırıları destekleyen ve sivillerin katledilmesine adeta kılıf bulunmaya çalışılan açıklamalar ise peş peşe yapıldı.    Bu saldırıların karşısında ise Halep halkı ve dört parça Kürdistan eylemselliği geçti. “Rojava Kırmızı Çizgimizdir” fikri ile dört parça Kürdistan ve Türkiye’de sokaklara dökülen halkların yanı sıra kadın devrimi ve kurduğu sistem ile dünyanın yakından izlediği ve orada inşa edilen sistemi savunan halklarda dünyanın dört bir yanından sokağa çıktı.    Dört parça ve uluslararası alan saldırılara karşı direnişte   Bu direniş örülürken sivil halkın katledilmesi ve göç ettirilip bölgenin dokusunu değiştirme planlarını Türkiye desteği ile hayata geçirmek isteyen Suriye Geçici Hükümeti’ne bağlı çetelerin amaçları Türkiye’nin iktidar ve sözde muhalefet olarak kendini adlandıran medyası tarafından birçok kılıfla sokularak halkların katledilmesini meşru gösterme çabasına girilmiş durumda. 27 Şubat’tan bu yana Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ile Türkiye’de bir süreç yürütülmeye çalışırken Suriye’de Kürtlere yönelik başlatılan imha planı, sürecin başından beri savaşı körükleyen medyanın adeta pusuda beklediğini bir kez daha ortaya koydu.    Paris’te ki görüşme niçin gündemde değil?   Saldırıların zamanlamasına bakıldığında, Paris’te İsrail ile Şam Geçici Hükümeti arasında gerçekleştirilen görüşmelerin hemen sonrasında olması tesadüfi değil. Ancak bu görüşmeler, Türkiye iktidar medyasında neredeyse hiç tartışılmadı. Oysa söz konusu temaslarda Rojava ve Kuzey ve Doğu Suriye’nin statüsü, bu bölgelerin geleceği ve İsrail’in bölgesel çıkarları masadaydı. Medya, İsrail’le doğrudan ilişki kuran aktörleri sorgulamak yerine, dikkatleri bilinçli biçimde Rojava’ya ve Kürtlerin öz savunma güçlerine yöneltti. Yaptığı tüm televizyon yayıncılığında ve basılı medyasında saldırıları meşru kılmanın zemini ise gerçekleri çarpıtarak “İsrail ile SDG anlaştı” başlığı üzerinden işlemeyi sürdürüyor.     Medyanın bu operasyonu, saldırıların yalnızca askeri değil, aynı zamanda büyük bir özel savaşın parçası olduğunu da ortaya koyuyor.    Şam ile asıl anlaşan kim?   Paris’teki görüşmenin görünmez kılınması, kamuoyunun Rojava üzerinden yürütülen pazarlıkları ve bu pazarlıkların arkasındaki aktörleri sorgulamasının önüne geçmek için bilinçli bir şekilde kullanılmakta. Günlerdir iktidar ve muhalefet medya organlarında, QSD’nin İsrail’le anlaşma yaptığı yönünde sistematik bir dezenformasyon yürütüyor. Bu iddialar, herhangi bir somut belgeye ya da doğrulanabilir kaynağa dayanmazken ve QSD ısrarla 10 Mart Mutabakatı’na vurgu yaparken iktidar medyası bunu görmedi. Buna karşın Şam Geçici Hükümeti’nin, İsrail’le temasları ve uluslararası arabulucular üzerinden yürüttüğü görüşmeler açık bir şekilde tüm dünya basını tarafından işlenmiştir. İktidar medyasının sözde tartışma programlarında buna hiç değinmemesinin nedenlerinden biri; Rojava’ya yönelik saldırıların “ulusal güvenlik” kılıfı iddiası ile değil, bölgesel pazarlıkların sonucu olarak hayata geçirildiğini açığa çıkaracaktır.  Medya bu noktada hakikati açığa çıkarmak yerine, Kürtleri hedef gösteren ve bölge halkının katledilmesinin önünü açan bir çarpıtma dilini tercih ediyor.   Savaş çığırtkanlığı yine manşetlerde   Rojava’da sivillerin, hastanelerin ve yaşam alanlarının hedef alınmasıyla birlikte Türkiye medyası hızla savaş diline geri döndü. “Provokasyon”, “tehdit” ve “tasfiye” gibi ifadeler manşetleri ve ekran altlarını doldurdu. Bu dil, yürütülen Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin ruhuna ve çalışmalarına zarar verirken; bölge halklarının katledilerek insanlık suçu işlenmesini yok sayan bir çerçeve kurdu. Sürecin başladığı günden bu yana sönük ve geçici de olsa barıştan söz eden geçici başlıklar, yerini kısa sürede savaş anlatılarına bırakarak savaşı derinleştirmeye hizmet eden bir pozisyon aldı.   Özellikle iktidar medyası, Kürtleri hedef gösteren başlıklara sarıldı; Sabah gazetesi, “YPG Halep’te provokasyon peşinde” ve “Suriye’nin kuzeyinde YPG tehdidi sürüyor” başlıklarıyla çıktı. Bu manşetlerde Türkiye’nin müdahilliği ile sivillerin, bombalanan hastanelerin ve zorla yerinden edilen halkın adı dahi geçmedi. Yeni Şafak ise “ABD destekli YPG’den yeni hamle” ve “YPG Suriye’de istikrarsızlığı körüklüyor” başlıklarıyla saldırıları bir “güvenlik sorunu” olarak çerçeveledi. Gazete, Rojava’da inşa edilen demokratik sistemi, halkların öz yönetim iradesini tamamen yok saydı. İlk günden beri süreci manşetleri ve provakatif, nefreti körükleyen haberleri ile baltalamaya çalışan Sözcü ise, “Süreç ittifakında Halep çatlağı” başlığını attı.  Medya, bir kez daha barışı tartışmak yerine, savaşı normalleştiren ve meşrulaştıran bir rol üstlendi.   İşte iktidar medyasının gizlediği gerçekler   Şêxmeqsûd, Benî Zêyd ve Eşrefiye’de sivillerin katledilmesi, hastanelerin bombalanması ve mahallelerin zorla boşaltılması iktidar medyasında sistematik biçimde görmezden geliniyor. Özel Savaş işleten Türkiye Medyası, tedavi altındaki yaralıların hedef alınması, sağlık emekçilerinin yaşamını yitirmesi ve halkın zorla göç ettirilmesini haberleştirmedi ya da “çatışma” ifadesiyle geçiştirildi. Kadınların, çocukların ve yaşlıların maruz kaldığı şiddet, demografik değişim politikaları ve savaş suçları kamuoyundan gizleniyor.    Gerçekleri ortaya çıkaran özgür basına sansür   Direnişin sürdüğü bölgede yaşananları belgeleyen özgür basın ise hedef alındı. Medya Haber, JINNEWS ve Mezopotamya Ajansı’nın diital medya hesaplarına BTK tarafından erişim engelleri getirildi. Barış gazeteciliği yapan, halkın yaşadıklarını görünür kılan özgür basın susturulurken; savaşı körükleyen yayınlar için sınırsız alan yeniden açılmış durumda. Sansür, yalnızca basın özgürlüğüne değil, barış ihtimaline de yöneldi. Türkiye’de medya düzeni bir kez daha, barış gazeteciliğinin cezalandırıldığı, savaş gazeteciliğinin teşvik edildiği bir tabloyu ortaya koydu.   Medyanın desteklediği savaş tüm bölgeyi tehdit ediyor   QSD, saldırıların devam etmesi hâlinde savaşın Rojava ile sınırlı kalmayacağını ve Suriye’nin geneline yayılabileceğini ve tüm bölgeyi tehdit edeceğini açıkça ifade etti. Yanı sıra Türkiye’de yürütülen “süreç” ve buna bağlı Meclis Komisyon çalışmaları, Suriye’deki saldırıların bu sürece etkisi bakımından iktidar medyasında neredeyse hiç ele alınmıyor. Suriye’de Kürt halkına dönük imha ve tasfiye politikaları sürerken, bu saldırıların Türkiye’de yürütülen Barış ve Demokratik Toplum sürecini nasıl sabote ettiği tartışma konusunun derinlikli olarak ele alınması gerekiyor. Özellikle ortak rapor yazım sürecine giren Meclis Komisyonu’nun raporunu bir an önce tamamlayarak, Meclis’in yasa yapım süreçlerine geçmesi halk tarafından beklenilirken bu çatışmalarla birlikte Komisyon çalışmalarının da yavaşlayacağı tahminleri yapılıyor. Medya, süreci yalnızca iç politik dengelerle sınırlı bir başlık olarak ele alırken, Suriye’de yaşananların bu sürecin güvenilirliğini ve toplumsal karşılığını zedelediğini görmezden geliyor. Böylece barış söylemi ile savaş pratiği arasındaki derin çelişki bilinçli biçimde örtbas edilmekte.   Kürt Halk Önderi provakasyon diline karşı uyarmıştı   Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, sürecin en başından itibaren barışa karşı olan güçlerin provokasyonlarına, özellikle de medya dili üzerinden manipülasyonlara yöneleceği uyarısında bulunmuştu. Savaş diliyle toplumun kutuplaştırılacağını, hakikat yerine korku üretileceğini vurgulamıştı. Bugün gelinen noktada, bu uyarıların ne kadar yerinde olduğu bir kez daha görülüyor. Türkiye Medyası, hakikati aktarmak yerine özel savaşın taşıyıcısı olurken; Barış ve Demokratik Toplum hedefi manşetlerde ve ekranlarda sistemli biçimde hedef alınmakta.