Nesrin Akgül: Cins sorununa çözüm, özgür eş yaşamdır 2026-01-16 10:14:08   HABER MERKEZİ - Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın kadın sorun ve çözümüne dair görüşlerini değerlendiren Yazar Nesrin Akgül, "Toplumsal sorunların en temellerinden biri aile ve cinsiyet sorunudur. Abdullah Öcalan kadın ve erkek arasındaki, efendi-köle diyalektiğinin aşılamama hali, bunun toplumun her yerine sirayet etmesi, bir düşünce kalıbı haline gelmesini bir sorun olarak kabul ediyor, buna göre program oluşturuyor. Demokratik sosyalizmin bu konudaki programı da özgür eş yaşamdır. Cins sorununa  özgür eş yaşam ile çözüm buluyor" dedi.    Mezopotamya Haber Ajansı (MA), "Demokratik sosyalizm" başlığıyla yayınladığı dosyasının bugünki bölümünü Abdullah Öcalan'ın kadın sorunu ile kadın özgürlüğüne yönelik tespit ve çözümüne yer verildi.   Gazeteci Diren Yurtsever, Abdullah Öcalan'ın kadın özgürlüğü sorununa yaklaşımını yazar Nesrin Akgül ile konuştu Nesrin Akgül, Öcalan'ın kadın konusundaki değerlendirmeleri ile sosyalizmin kadınla ilişkisini değerlendirdi.    *Kadının toplumsal yapının oluşum ve gelişim süreçlerinde nasıl bir rolü var? Anacıl toplum değerleri ve kadının inşa edici rolü bağlamında neler söylersiniz?   Toplumsal doğa dediğimiz ikinci doğa, aslında anacıl toplum tanımlamasıyla ele aldığımız bir süreç. Bu da klan dediğimiz 30 bin yılı kapsayan bir sürece tekabül ediyor. Klan, yani anacıl toplum dediğimiz yapı, toplumsal iş bölümüne dayalı bir sistemle kendisini temel ahlaki ve politik değerleri inşa ettiği yapıyı tanımlıyor. Bugün "toplum nedir, nereden tanımlamalıyız, tarihsel referansımız ne olmalı" sorusunun cevaplarını arayacağımız yer klan toplumudur, yani anacıl toplumdur. Dikkat edilirse kadın değil, "anacıl toplum" diyoruz. Abdullah Öcalan son manifestosunda, tanım olarak "anacıl toplum değerleri" dedi. Buradaki sistem esasında cinsiyete dayalı iş bölümüyle kendisini var etti. Buna dayalı bir ayrımla kendisini oluşturdu. Burada avcı toplayıcı grupların iş bölümüne dayalı bir dayanışma hali var.    *Klanda kadının belirleyici pozisyonunu öne çıkaran nedir?   Kadının belirleyici pozisyonunu öne çıkaran şey anacıl değerlerdir. Şu çok dikkat çekici ve hassas bir konudur; hiçbir cins biyolojik cinsiyetinden dolayı kutsal değildir, bu biyolojik cinsiyetinden dolayı da üzerinde değer inşa etmez. Bu bir farklılıktır. Cinsiyete dayalı farklılık, bir kimlik oluşturur. Bu birinci doğanın yarattığı ikiliktir. Bu ikilik bir çelişki değildir. Ancak birinci doğadan ikinci doğaya geçiş, yani o toplumsallaşma dediğimiz aşamada; klan toplumu kendi toplumunu inşa etmeye başladığı andan itibaren bu cinsiyetlerde kimi rolleri ön plana çıkartır. Bu rollerde kadın anacıl değerlerle ön plana çıkar. Tanrıça gibi değerlerin toplam figürü haline gelir. Kapsayıcı bir roldür. Yine buradaki ayrıştırıcı öğe cinsiyete dayalı iş bölümüdür. Çok basit güncel gözlemlerle bile edinebileceğimiz bir sonuçtur bu; kadın doğurgandır. Doğum yapan kadın çocuğuna sahip çıkmak zorundadır, onu beslemek zorundadır. Bir erkek kadar hareket edemeyeceği gibi doğurduğu ve doğrulan çocuğa bakmakla yükümlüdür. Bu sorumluluk haliyle daha güçlü toplumsal sorumluluklar ve üzerine inşa edilmiş roller açığa çıkartır.    *Buradaki anacıl değerler zaman içerisinde neyi yarattı?    Bir toplumun kendi kimliğini ahlaki ve politik değerler üzerinden inşa etmesini sağladı. Bu inşadaki temel rol de avcı ve toplayıcı topluluklar şeklinde kendisini inşa etmiştir. İlk rol bunlardır. Buradaki kadının inşa edici rolü o topluma bakma, o toplumu koruma, o toplumu savunma ve onu besleme üzerinden kendisini inşa etmiştir. Doğurganlık da bu noktada çok belirleyici bir biyolojik özelliktir.    *Doğurganlık neden bu kadar belirleyici bir özellik?   Doğuran kadın, doğuran toprak; kendisinden yaratan kadın, kendisinden yaratan doğa. Yani ilk toplumsallığın toplumsal hafızadaki farkındalığı, kendinden yaratma halidir. Yani "xwebûn (kendi olmak)" olmak. "xwebûn"dan "hebûn (var olmak)" olmak hali. Yani kadın, artık tıpkı doğa gibi kendinden yaratan, xwebûn olma halini yaratan kadın haline ulaşmıştır. Çünkü animalist düşüncenin de hakim olduğu bir süreçten bahsediyoruz. Hala ekolojik düşünce dediğimiz sisteme sahiptir. Kendi gibi canlı görür her şeyi. Doğanın bir parçasıdır. Henüz insan merkezci bir bakış açısı yoktur. Animalist düşüncenin getirdiği "Ben bu doğanın çocuğuyum, onun bir parçasıyım" düşüncesiyle hareket eder. "Doğa nasıl beni doğurduysa, doğanın nasıl gece gündüz döngüsü varsa; kadının da regl döngüsü var ve kadın da doğuruyor" yaklaşımı gelişiyor. Kadın, kendinden doğurduğu gibi toplumsal olarak da doğuruyor.    Kadın kendi gibi her şeyi canlı görür. Doğanın bir parçasıdır. Henüz insan merkezci bir bakış açısı yoktur. Animalist düşüncenin getirdiği 'Ben bu doğanın çocuğuyum, onun bir parçasıyım' düşüncesiyle hareket eder.   Kadının besleyen, yaratan, savunan ve ayakta tutan olduğunu görüyor. Kimliksel anlamda bu özdeşik düşünce hali burada oluşan her şeyde benzeşme ve bunun üzerine inşa edilmiş kutsallıklar oluşturur. Birçok kutsallık da bunun üzerinden oluşur. Her kutsallık bizim için toplumsal düşüncede ve davranışlarda oluşmuş değerlerdir. Bugün de hala biz o toplumsal hafızayla yaşıyoruz. Biz bu dönem için edinilmiş birçok davranış, oluşturulmuş değer ve inşa edilmiş kutsallıklar için anacıl toplum değerlerinin toplamıdır deriz. İlk klan, ilk toplum burada kendisini var etmiştir. Buradaki işlev fonksiyoneldir. Toplumsal üretkenlik ile doğrudan bağlantılıdır. Cinsiyete dağılış bölümüyle oluşmuştur.   Bunun üzerinden de diyebiliriz ki ilk toplumsal hafıza embriyon halini ve kodlamalarını burada oluşturmuştur. Biz bugün hala bu kodlarla toplumsal refleksler oluşturuyoruz. Bu kodların üzerine yeni davranışlar, yeni değerler üretiyoruz ama temel dediğimiz yapı bu anacıl toplum değerlerinde oluşmuştur diyebiliriz.    *Anacıl toplumdan bahsederken kadının öncülüğünden bahsettiniz. Şimdi de çok bahsedilir. Barışın öncüsü kadınlardır gibi. Öncü olma halini biraz açar mısınız? Ne anlamalıyız?   Burada olumlu bir otorite anlamında kullanıyoruz. Yani bir iktidar değil, erk değil. Biz ana erk kavramını kullanmıyoruz. Bir ana erklik yoktur. Çünkü burada bir iktidar yok. Eşitlikçi, dayanışmaya dayalı iş bölümünü oluşturan bir topluluktan bahsediyoruz. Bunun içinden, bu yapı içerisinden çıkan bir öncünün de iktidar olması mümkün değil.   İktidar erki, çok daha Göbekli Tepe uygarlığı ile birlikte ortaya çıkmıştır. Yani kastik katille birlikte ortaya çıkan, avcı kulüplerinde beslenip kastik katile dönüşen bir erk var. Bu da erkek erktir. Bir uygarlık haline gelmiştir ama bizim burada bahsettiğimiz öncülük olumlu hiyerarşi anlamına denk gelen bir öncülüktür ki bedenin bile kendi kendisini yöneten bir sistemi var ve bunu beyin yapar. Yani demek ki doğanın kendisinde bir yönetme kabiliyeti vardır. Doğanın kendisi de böyledir. Canlı yapıların hepsinde bir organizasyon vardır. Bu organizasyonların hepsi doğal olarak kendisini yönetme kabiliyetini açığa çıkartmak ister. İhtiyaçları belirleyen, bunu koordine eden, bunu yönlendiren bir öncülükten bahsediliyor.    İşte buradaki öncülük kadının inşa edici öncülüğüdür. Bu çok ayırt edici bir özelliktir. Buradaki öncülüğü aktivitasyon dediğimiz o toplumsal işlevlerle kazanılan değerlerin otoritesi olarak ele almak lazım. Çünkü o bir doğru ortaya çıkartmıştır. Bir toplum için yararlılık ilkesini ortaya koymuştur. Bunun toplumu da ikna olmuştur. Yani bir zor değil. Bir baskı değil. Toplum içerisinde de bu çok belirleyici vicdani bir öğedir aynı zamanda.   Kadın bu noktada bu vicdani rolü de oynar. Mesela güncel anlamda da barıştan bahsederiz. Aklımıza savaşta erkek gelince barışta kadın gelir, çünkü bir vicdan var. Kadının binlerce yıllık oluşturduğu barışa dayalı bir vicdan örgüsü vardır. O vicdan etik değerleri oluşturur, ahlaki değerleri, yargı oluşturur. İhtiyaçları karşılayan, bu noktada sorumluluk alan bir yapısı vardır. Bu sorumluluğa da etik anlamda buna özgürlük bilinci deriz.    *Kadının inşa edici rolünün yanında erkeğin rolü konusunda ne düşünmeliyiz?    Tabii ki bu roller de inşa edilmiş rollerdir. Yani şu kavramı ben tartışmaya açmak isterim, önemli buluyorum; erkeğin doğası ve kadının doğası nedir? Ya da ilk kadınla erkek nasıl karşılaştı? İlk çelişki nereden çıktı? Cinsiyetin kendisi bir çelişki midir? Kadın ve erkek, dişil ve eril öğeler kendi başına bir çelişki üretir mi? Buradan baktığımızda bu soruların hepsi varlıkla ilgili sorulardır ve buna ontolojik cevaplar vermek gerekir. Doğa, çeşitlenmek için özgürlük eğilimi olarak kadın ve erkek, dişi ve eril olarak miyoz ve mayoz bölünmeye geçmiştir. Yani artık çok eşlilik dediğimiz bölünmeye geçmiştir. Bu çeşitlilik ile dişil ve eril öğelerin ortaya çıkması, cinsiyet dediğimiz öğeyi ortaya çıkartmış. Bu bir zenginliktir çünkü aynılaşmak bitirir. Aynılaşma aynı zamanda hep hastalıklı hücrelerin birbirine kendisini kodlaması demektir. Bu nedenle doğa kendi varlığını çeşitlilikle sürdürmek için bir yaşama eğilimi olarak dişil ve eril öğeleri yaratmıştır, cinsiyeti yaratmıştır. Demek ki cinsiyetin yaratılması doğanın kendi eğilimidir.   Peki birinci doğadan ikinci doğaya geçişte ne olmuştur? İşte bu eril ve dişil öğeler kadın ve erkek olarak kendisini inşa etmiştir. Kadın ve erkeklikteki roller, kadın ve erkek doğası dediğimiz olay aslında biyolojik indirgemecilikle değil, toplumsal inşa ile ontolojik olarak çözüm bulacağımız tanımlamalardır. Bu doğa inşa edilmiş bir doğaysa üzerinde operasyonlar gerçekleştirilebilir, üzerine müdahaleler olabilir, değiştirilebilir. Daha iyisi daha kötüsü de olabilir. Çünkü insan bunu kendi eliyle yaratmıştır.    *Klanın özü komündür ve burada kadının inşa edici rolü belirleyicidir. Günümüzde de yoğun bir tartışma başlığı olan komünün kadınla tarihsel bağlamda nasıl bir ilişkisi var?   Komün, toplumun kendisini ilk örgütlenme formlarından biridir. Sayın Öcalan, son manifestosunda ilk devlet ve komün ayrımından bahseder. Komün, klanların dışarıdan bir müdahaleye uğradıkları andan itibaren ki öz savunma formudur.    Sayın Öcalan komünün en temel ilkesinin kadının öncülüğü olduğunu söylüyor. İçinde kadının olmadığı komün, komün değildir. Sayın Öcalan bu hareketin başına kadın özgürlük ilkesini koyuyor. Bunu anlayış olarak da söylüyor. Yani sadece bir fiziki olgudan bahsetmiyor. Komünün de kendini var etmedeki en temel ilkesi içinde kadının olması özgürlükçü, cinsiyet özgürlüğüne dayalı bir ilişki tarzının olmasıdır. Bunun da tarihsel dayanakları var.    Sayın Öcalan yeni bir toplum inşa etmez, toplumsal değerleri yeniden ortaya çıkartır. Bu toplumsal değerlerde komünün en temel ontolojik ilkesi anacıl toplumdur, yani kadındır. Komün kadında var olmuştur. Kadının direnişidir çünkü ilk çelişkiyi de klan ve komün cinsiyet belasıyla yaşamıştır.    Sayın Öcalan yeni bir toplum inşa etmez, toplumsal değerleri yeniden ortaya çıkartır. Bu toplumsal değerlerde komünün en temel ontolojik ilkesi anacıl toplumdur, yani kadındır. Komün kadında var olmuştur. Kadının direnişidir çünkü ilk çelişkiyi de klan ve komün cinsiyet belasıyla yaşamıştır. Yani erkeğin, avcı toplumun ve avcı kulübünün müdahalesiyle yaşamıştır. Komünün yaşadığı ilk saldırı avcı kulüpteki erkeğin saldırısıdır. Buradan ilk çelişki cinsiyet çelişkisidir. O zaman komünün var olma tarzı da kadın özgürlüğüdür. Çünkü yaralı olduğu yerden direnir. Komün bir direniş sistemidir, anacıl değerlerle ortaya koyduğu sistemin öz savunma örgütüdür. Devlet ve toplum, devlet ve komün var oldukça, komün toplumun kendisinin var olma, örgütlenme formu olarak hep var olmuştur ve olacaktır.  Buna ütopya diyenler var. Yani biz yaşanacak bir ütopyadan bahsetmiyoruz.    *Komün kendini nasıl güncelleyecek?    Bu önemli. Çünkü yaşanmış bir gerçekliğin içinde bulunduğumuz zamanı uyarlanmasından bahsediyoruz. Yeni bir inşa değil bu. Ama nasıl güncelleyeceğini bilmen için nasıl yaşandığını bilmen lazım. Sayın Öcalan, komünal sosyalizmden bahsediyor. Sosyalizmin tanımını komünallik üzerinden koyuyor. Yani bu kendisini sürekli ihtiyaçlara cevap verecek şekilde esneten, uyarlayan canlı bir olaydır. Böyle bir olgudan, böyle bir kavramdan, böyle bir nosyondan bahsediyoruz. Komün de bunun içerisindedir. Komün bunun kendisini var etme tarzıdır. Tarih boyunca komünün hep var olduğunu söyledik. Nasıl var oldu? Toplumun bütün direnme hallerinde komün vardı.    Peki bu direnme halleri yeni dönemde kendisini nasıl uyarlayacak? 21. yüzyılın ihtiyaçlarına göre kendisini uyarlayacak. Nerede örgütsüzlük varsa, toplumun kendisini örgütlediği her alan bir komün haline geliyor. Çünkü toplum dağılmak üzere. Ve niteliği ahlaki ve politik olan komün burada bir yapı harcı oluyor. Yani toplumun bir arada olma harcı ahlak ve politikadır. Onu bir araya getiren o formel yapı da komündür. Şimdi bu komün aslında bizim toplumsal her dayanışma örneğimizde vardır. Her dayanışma, her toplumsal refleks de bunun içerisindedir. Bir günlük olabilir, bir saatlik olabilir, kendisini örgütsel bir formal yapıya dönüştürmüş olabilir, daha uzun vadeli bir yapıya dönüştürebilir. Çünkü esnektir, çok canlıdır. Komün dediğin olay toplumun kendisini var etmek için ortaya koyduğu her tavırda ortaya çıkan bir yapıdır.    Güncelde de kadın kırımının çok yoğun yaşandığı bir süreç olduğu için komün en fazla buna cevap verecek örgütlülükleri oluşturmak zorunda. Hiçbir toplumsal sorun dışarıdan müdahale ile çözülmez. Apocu sosyalizmin en temel ilkesi budur. Toplumun kendi öz örgütlülüğüyle çözülebilir. Çünkü toplumsal sorunu yaratan dışarıdaki müdahaledir. Mesela toplumsallığın en fazla zedelendiği yer, kadın kırımının yaratıldığı yerdir. Günlük olarak kadın katliamları yaşanıyor. Ve bu normalleşmişse, toplumsal değerlerde çöküş vardır. Toplumun kendisini var etmek için göstereceği ilk reflekstir kadın sorunu.    *Bu yapı kendisini bu yüzyılda nasıl örgütleyecek?    Demokratik ulus kimliğiyle örgütleyecek. Konfederal yapıyla örgütleyecek, ekonomisiyle örgütleyecek. Kültürel bir aradalığı ve dayanışmasıyla örgütleyecek. Konuştuğu dili savunarak örgütleyecek. Her yerde Kürtçe konuşarak komün yaparsın. Ya da işte bir sitenin içerisinde çocukları bir araya getirip, onları bilinçli olarak eğittiğinde, oyun oynadığında bile sen bir çocuk komünü oluşturursun.   O çocukları bir araya getirip bir amaca hizmet edersin. Bu bir örgütlülük halidir. Ya da işte çocukların bakımıyla ilgili bir yapı oluşturduğunda da bir komündür. Yani toplumun, toplum olma ihtiyacının doğduğu her yerde yapılan her şey komündür. Mesele bunun kurumsallaşmasıdır. Bizim derdimiz budur.  21. yüzyıl komünlerin kurumsallaşacağı, artık devlet ve komün ikileminde devletin komünleri kabul edeceği, bunu bir örgütsel anlamda hukuka kavuşturacağı yüz yıl olacak.    Komün, şimdiye kadar klanda, Avrupa’da Paris Komünü’nde, Ortadoğu’da Babekte direndi. Ama 21. yüzyılın komünler açısından farkı; komünün bütün örgütlülüğü devlette girdiği çatışmayı artık bir müzakere sürecine dönüştürüp, bütün komünlerini kurumsal ve hukuki statüye kavuşturarak güvence altına almak. Toplumu bunun üzerinden devlet karşısında denge pozisyonuna çekecek.    *Barış ve Demokratik Toplum Süreci belki de bu yüzyılda komünlerin kurumsallaşacağı bir sürecin başlangıcı olacaktır. Siz de bu süreç kapsamında halk toplantılarına katıldınız, komünü de anlattınız. Komüne bir yabancılaşmanın olduğunu söylemek mümkün mü?    İlginçtir, ilk defa duyduğumuz bir şeymiş gibi geldi. Oysa komün, paradigmasal değişimden beri Kürt Özgürlük Hareketi'nin gündeminde olan bir kavram. Mesela Rojava onlarca komünle kendisini şu an inşa ediyor. Kürt Özgürlük Hareketi'nin örgütlü olduğu alanlarda yapılar kendisini komün olarak inşa etmiş. Kürt Özgürlük Hareketi ya da Sayın Öcalan'ın ortaya koyduğu külliyatlara baktığımızda hepsinde komün vurgusu var.    *Toplum da bu noktada bir yabancılık refleksi veriyor. Komün nedir? Yapar mıyız? Bunu nasıl başaracağız?    Yani içinde olduğu şeyin farkında olmama hali var. Bu noktada kavramlar devreye girer. Doğru kavramlarla yaşamayı bilmektir. İçinde yaşadığın gerçekliğin doğru kavramını bilmek çok önemlidir. Bu bir hakikat buluşmasıdır. Yani kendini bilmekle ilgili bir şeydir.   Öcalan, kavramların etimolojik kökenine çok iyi giriyor ve etimolojik olarak girdiği her şeyde Kürtçeyi çıkartıyor içinden. Aslında bu Kürtçe etimolojik anlatımlardan Kürt tarihini ve toplumunu çözümlüyor. Ve şunu diyor; "kom" Kürtçe bir kavram. Bizim şu an mevcut gerçekliğimizi tanımlayan da budur. Aslında bu "kom" bir araya gelme, bir arada olma halidir. Yıllarca Kürtler bunu etimolojik olarak kullanmış. Ama biz bu tarihsel hafızayı kendimizde uzak tutmuşuz. Kendi öz kavramlarını kullanmak lazım. Çünkü bizim demokratik sosyalist mücadele geleneği olarak oluşturduğumuz geleneğin de kendi terminolojisi var. Bu terminolojiyi iyi kullanmak, bunu yaşamsallaştırmak lazım.    Bu noktada toplumun refleksinin en temel sebebi, doğru kavramlarla yaşamayı bilmemekle ilgilidir. Bu kendi tarihsel gerçekliğine bile yabancılık halidir. Çok daha önemli olan örgütsüzlüğümüzdür. Bir de Sayın Öcalan, yeni dönemi bunun ruhuyla açmak istediği için de yeniden tartışmaya soktu. Çünkü Sayın Öcalan kavram setiyle konuşur. Hep kavramlarla yaşar. Kavramların altını dolduracak pratik uygulamalar geliştiriyor, program oluşturuyor. Bu nedenle yeni kavram setine yeni dönemde özellikle Demokratik Komünler Birliği dedi.    *Yeni dönemin formu "komünler birliği" mi olacak?   Sayın Öcalan, en uygun kavramın bu olduğunu düşünüyor. Çünkü sosyalizmin kendisini tanımlayacak, eşitliği, biraradalığı ve etimolojik olarak Kürt toplumsal gerçeğini tanımlayacak kavram olarak komünü seçti. Yeni dönemin örgütlenme formu olarak koydu.   *Abdullah Öcalan merkeze kadını koyuyor. Bu sosyalizm anlayışına da yansıyor. 8 Mart mesajında “Bir kadınla nasıl konuşacağını bilmeyen sosyalist olamaz” dedi. Öcalan kadın ve sosyalizm arasındaki bağı nasıl ortaya koyuyor?   PKK mücadelesi 52 yıllık mücadelesini tamamladı. Ama özgürlük hareketinin herhalde en ayırt edici özelliği, kadın özgürlük hareketine dair kurduğu örgütlenme sistemi ve bunun özgürlük bilincidir. Bu, PKK mücadelesinin en güçlü mirasıdır. Kadın özgürlük hareketi mirası, en fazla güçlendirilmesi, sahiplenilmesi gereken tarihsel bir emir olarak önümüzde duruyor.   Sayın Öcalan’ın ortaya çıkardığı, örgütlediği ve aynı zamanda çelişkisine temel ideolojik derinlikler kazandırdığı, bunun özgünlüğünü yarattığı bir yapı ve değerler birikimidir. Böylesi politik bir hat var. Bu politik hal bize, kadın kurtuluşu mücadelesi yürütülmeden toplumsal özgürlüklerin kazanılamayacağını söylüyor. Sayın Öcalan kadınlara çok değer veriyor gibi anlaşılmasın. Bu sadece değer verme haliyle, iyi olma haliyle tanımlanacak bir şey değil. Mesele Sayın Öcalan'ın toplumsal sorunların kaynağını çözmesinde yatıyor. Bunu güncel ilişkilerinde çözmüş ve tarihsel bir perspektifi var. Mesela çocukluk ilişkilerinde görmüş kadının yaşadıklarını, yaşadığı bir evlilik ilişkisi var. Grup ilişkileri içerisinde çözümlemiş, bir örgüt kurmuş bunun içerisindeki ilişkilerde çözümlemiş. Halkına bakmış, burada çözümlemiş. Yani güncel olarak karşısına çıkan her olguda bu çelişkiyi görmüş, hep bu çelişkiyle yüzleşmiş. Marks da bu çelişkiyi görmüştü. Lenin de bu çelişkiyi görmüştür.    *Abdullah Öcalan’ın bu konudaki farkı ne?   Marks, Komünist Manifesto'da kadın sorununun, hatta bir çocuk bakma sorununun ciddiyetini dile getirir. Görmeyen bir yerde değildir. Ancak mesele tek başına görmek değil. Sayın Öcalan’ın farkı, gördüğü sorunun tanımını çok güçlü yapıyor. Bu sorunun kaynağını tarihsel düzlemde çok iyi çözmüş. Bunu kavramsallaştırmış. Bir kadın sorunu var, buradan doğan bir cinsiyet sorunu var. Peki bunun kaynağı ne? Nereden kaynaklanmış? Ve bunun günlük yaşama yansıması nedir? Müthiş bir ilişki bağı kurmuş buradan. Tarihi güncele yorma başarısıdır bu. "Tarih günümüzde, biz tarihin başlangıcında saklıyız" demiş.    Bu sorunun güncelde yaşanma halinin bir başlangıç noktası olduğunu görmüş. İşte burada Öcalan’ın hakikat arayışçılığı devreye girer. Yöntem olarak, bir hakikat rejimi kurmuştur. Bu hakikat arayışçılığı, toplumsal çelişkilerin kaynağında cins çelişkisinin olduğuna götürür onu. Sorunu kaynağından çözmüştür. Bütün devrimciler yola çıkarken toplumsal sorunların bir öznesini oluşturur. Kimisi buna proleterya der, kimisi köylü der. İşte Marksizm buna işçi sınıfı demiştir, sınıf çelişkisi demiştir. Ama Öcalan toplumsal sorunların kaynağının, özne olarak sorunun kaynağında cins çelişkisini koymuştur.   Bu ayırt edici bir tahlildir. Bu tahlil, bu çözümleme üzerine yeni çözümlemeler, yeni çözüm problemleri oluşturmasına sebep olmuştur. Buradan demek ki anlıyoruz ki sosyalizmin en temel sorunu toplumsal sorunları çözmekse, toplumsal sorunların çıktığı noktadan ele alması esastır. Komplike bir şey elbette ama demek ki toplumsal sorunlar cinsiyet çelişkisiyle çıkmıştır.    Marks, kadın sorununu görmeyen bir yerde değildir. Ancak mesele tek başına görmek değil. Sayın Öcalan’ın farkı, gördüğü sorunun tanımını çok güçlü yapıyor. Bu sorunun kaynağını tarihsel düzlemde çok iyi çözmüş. Kadın sorununu devrimci sorunun öznesi kıldı.    Öcalan sadece bununla yetinmiyor. Sorunu deştiği bir arkeolojik çalışma yürütür. Çok derinler, sürekli düşünüp üzerine kafa yorar, dert edinir. Buradan yeni çözümler bulur. Güncel anlamda "kastik katil" dedi. Yeni bir kavram da buldu. Bu sorun o kadar derin ki Sayın Öcalan bulduklarıyla da yetmiyor. Kendisine karşı bile şüphecidir. Bir devrimci hamle yaparak, kadın sorununu devrimci sorunun öznesi kıldı. Bunun üzerinden bir demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir paradigma oluşturdu. Bunu da toplumun temel sorun çözüm sistemi olarak inşa ediyor.   Mesela, dağda kadın özgün özel ordu gücünü oluşturdu. Aynı zamanda özgün partisini oluşturdu. Kadın kurtuluş ideolojisini ilan etti. Her yerden bunu pratik olarak da programa kavuşturdu. Bu büyük bir başarı skalasıdır. Demek ki düşünce ve eylem Sayın Öcalan’da iç içe geçiyor. Bugün kadın özgürlük hareketi, herkesin yararlanacağı bir karakter kazanmış durumda. Rojava Devrimi bunun en somut ifadesidir. O nedenle diyebiliriz ki Sayın Öcalan tarihe gitti, günceli gördü. Öcalan, "Eğer bir toplumda kadın değerliyse, toplum değerlidir" diyor. Toplumun değer ölçüsü de kadındır. Ve buradan yola çıkarak diyor ki "Eğer bir sosyalist olacaksanız, bir toplumsal başarı kazanmak istiyorsanız, en ezilen yerin karşısındaki duruşunuzdur sizi belirleyen."   Öcalan’ın, erkekliği öldürme projesi de var. Erkeklere özgün eğitimler verildi, hala da devam ediyor. Yani Öcalan "Yaralı kimliğin buysa, senin onun karşısındaki duruşun neyse, o kadar sosyalistsindir" diyor. Nerede yaralı kimliğin varsa o kimliği sahiplenme ve oradaki sorun çözme kabiliyetin senin toplumsal başarını belirler. Bu bir ölçüdür. Burada en temel ölçü, en derin sorun, en köklü sorun, cins sorunu olduğu için bir sosyalist erkek, eğer kadın karşısındaki duruşunda sosyalist olamıyorsa toplum karşısında da olamaz. Samimiyet ölçüsü orasıdır.    Zaten bu sistem bir erkek uygarlığı yaratmış. Bu erkek uygarlığını sen zihninde yıkmadan sosyalist olamazsın, eşitliği sağlayamazsın. Mesela en yakınında mücadele arkadaşın bir kadın, peki sen o kadın karşısındaki ilişkinde nasılsın? Orada bile sen iktidar üretiyorsun. Eziyorsun, küçük görüyorsun, söz hakkı tanımıyorsun, yok sayıyorsun. Ciddi kadın katliamları var. Bir erkek kendine sosyalist deyip bu katliamlara suskun kalıyorsa, söz kurmuyorsa o yine sosyalist değildir. Mesela Sayın Öcalan dışarıya yansıyan mesajlarında, "Ben bu kadınların yaşadığı katliamların acısını hissediyorum" dedi. Bunu duyguda yaşıyor, kafa yoruyor, çözüm üretiyor.   *Reel sosyalizm anlayışı kadına nasıl baktı? Kadın özgürlük sorununa nasıl yaklaştı?    Sayın Öcalan, özellikle reel sosyalizm öncülerinin en büyük hatalarının kadın sorununu görmemeleri olduğunu söylüyor. Bu hatanın bedelleri de ağır oldu. Bu çok önemli bir tespit. Bunun bedelini biz nerede görüyoruz? Devrimin öznesinin kadın olmama halinde görüyoruz. Kadın bu devrimin bedel ödeyen, fiilen hep içinde olan ve öncüleşen gücüyken; maalesef devrim hep erkek karakteriyle kendisini inşa etti. Stalingrad direnişlerine bakalım, Leningrad direnişlerine bakalım. Moskova önlerindeki faşizme karşı direniş cephelerine bakalım. Çin devrimine bakalım. Hepsinde kadının gerçekten büyük bir öncülük pozisyonuyla inanarak devrimde rol aldığını görürüz.    Kadın devrimin bedel ödeyen, içinde olan ve öncüleşen gücüyken; maalesef devrim hep erkek karakteriyle kendisini inşa etti. En büyük hatalarından biri devrim öncesi ve sonrası ayrımına giderek, kadın sorununu sonraya bırakmaktır.     Burada devrim tanımı da bu büyük hataya yol açmıştır. Devrimci mücadeleler içerisinde, devrim kavramını doğru tanımlamak en temel stratejik yaklaşımdır. Çünkü feminist hareketlerinin de kadın hareketlerinin de reel sosyalizme en ciddi eleştirisi bu stratejik yaklaşımdan dolayıdır. Ama maalesef cinsiyetçi bakış açısı, devrimin kadın sorununu doğru tanımlamasına engel olmuştur. O cinsiyetçi bakış açısından sıyrılan bir akıl yok hala.    En büyük hatalarından biri de devrim öncesi ve sonrası ayrımına giderek, kadın sorununu sonraya bırakmıştır. Marks buna tanım getiriyor, bir kadın sorunu var diyor. Hatta Rosa Luxemburg'u, kadın sorununa eğilmediği için eleştirir. Yani kadın sorununu gerçekten gündeme sokuyorlar. 8 Mart direnişleri üzerinden bunu gündeme sokuyorlar. Enternasyonel direnişler içerisinde bunun dayanışmasını oluşturmaya çalışıyorlar. Kadınlar bu noktada direniyor. Ama maalesef iktidar üzerine kurulu bir devrimin zihniyeti de erkek aklıyla örülür. Çünkü zihniyet toplumcu değil, devlet odaklı. Devlet de erkek egemenlikli bir aklın ürünüdür. Buna sahip olduğunda ona benzersin.   Lenin bunun hakkını teslim etmiştir. Devrim için kadınların mutfaktan çıkması gerektiğini, devrim içerisinde özne olması gerektiğini de söylemiştir. Bunun farkındalığının olmadığını söyleyemeyiz. Ama bunu devrim sonrasında bırakmak en büyük stratejik hatadır. Esas olan işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının cinsiyeti yoktur. Yani bir cinsiyet tanımı bile koymamıştır. Bu kadınlar için büyük bir hayal kırıklığıdır. Mesela feminist hareket bunun üzerinden bir tepki olarak çıkmıştır.    *Abdullah Öcalan'da "devrim öncesi ve sonrası" yaklaşımı yok mu?    Öcalan için devrim; bugündür, andır, şimdidir. Bugün yaratılandır. Devrim öncesi ve sonrası diye bir tanım yok. Öcalan, PKK içerisinde kadın hareketi devrimi yaptığını söyler. 27 yıllık hayatında zihniyet devrimi yaptığını söyler. Ve hala devrim yaptığını söyler. Peki iktidar devrildi mi? Hayır. Ama iktidarın zihniyeti, kodlamaları yıkılıyor. İnsanlık var oldukça, toplumsal sorunlarını çözme uğraşısı içerisinde oldukça gerçekleşecek bir şeydir devrim dediğin şey.    Marks'ın, Lenin'in hayatına bakalım. Kadın erkek ilişkilerinde, evlilik ve sevgili ilişkileri diyelim; ne kadar özgürlükçüydüler, ne kadar eşitlikçiydiler? En yakınındaki ilişkide bile o özgürlükçü değerleri inşa edip eşitlikçi yaklaşamamışlar, bir toplumla bunu zaten yapamazsın. Mesela Öcalan farkı burada da ortaya çıkar. Öcalan, Fatma ile yaşadığı ilişkide her zaman o bağı ve saygınlığı korumuştur. Fatma'nın kişiliği çokça çözümlenmiştir. Ama şunu tespit etmiştir. Öldürülecek kadın değil, özgürleştirilecek kadın vardır demiştir. Asla kadınla ilişkilerinde egemenliğe dayalı, köleleştiren, kendinin malı kılacak bir ilişki içerisine girmemiştir. Oradaki ilişkiden kadın sorunu çözümlenmiştir.    Birçok sosyalist, devrimi "bir şeyi yıkıp, yerine yenisini inşa etmek" olarak yorumlar. Öcalan’ın devrim anlayışı, yıkmaktan ziyade niteliksel bir değişim ve dönüşümü sağlamak mıdır?    Evet, bu onun stratejisi. Mesela devrimci stratejiyi buradan oluşturur. Tanımını buradan koyar, "özgürlük sosyolojisi" der. Hatta en son İmralı sohbetlerinde ve oradaki tartışmalarında özgürlük sosyolojisinin, özgürlük sosyalizmi olarak da değiştirilmesi gerektiğini söyler. Bu da çok önemli bir tanımdır bizler için. Gerçekleşen sosyalizm, sosyolojisi yapılan ya da özgürlük eğilimini ortaya koyan özgürlüğün gerçekleşme halidir. Hep şöyle yaklaşıldı: Stratejik olarak devrim, iktidarı yıkmak ve ele geçirmektir. Reel sosyalizm böyle yaptı. Çin böyle yaptı, Latin Amerika devrimleri güncel olarak bile böyledir. Oysa Sayın Öcalan diyor ki, devrimde demokratik yöntemler esastır, demokratik yöntemlerle gerçekleştirilir devlet.    *Günümüzde kendisini sosyalist düşüncenin öncüsü olarak görenlerin kadın özgürlük sorunuyla yüzleştiğini düşünüyor musunuz?   Maalesef geleneksel algıların yıkıldığını düşünmüyorum. Yani retorik olarak herkes bunu kabul ediyor. Çünkü çağımızın en temel çelişkisi cins çelişkisi. Ama ben bu konunun kendilerinde bir özgürlükçü programa, paradigmaya dönüştüğünü düşünmüyorum. Hala böyle bir örgütlü yaklaşım yok. Kadın bunun mücadelesine girmeden erkek bunun arayışına girmiyor.    *Abdullah Öcalan "demokratik sosyalizm" diyor. Bu anlayışla cinsiyet sorununa nasıl bakıyor?   Sayın Öcalan, demokratik sosyalizmi ele alırken, sadece seçimlere indirgenmiş ve burjuva demokrasisine hizmet eden demokrasi kavramının fenomolojik yaklaşımlarından kurtardığını söylüyor. Demokrasiyi toplumun kendisini yönetme biçimi olarak ele alıyor. Sosyalizmi ekonomik indirgemeciliğe boğmuş yaklaşımdan kurtardığını söylüyor. Daha toplumcu bir içerik kazandırdı. Demokratik sosyalizm, toplumsal sorunlara çözüm ararken, izlediği yol ve yöntemler hep toplumun kendi öz değerleriyle kendisini inşa etmesine dayalıdır. Yani ahlaki politik toplumun iktidar gibi tüm yabancılıklarından arındırılması ve kendi dinamikleriyle kendisini yönetmesini söylüyor.   Demokratik sosyalizm, ulus devletlerin yarattığı krizlere demokratik ulusla; toplumun kendini yönetme sorununa demokratik konfederalizm ile çözüm buluyor. Cins sorununa da özgür eş yaşam ile çözüm buluyor.    Karşılaştığı toplumsal sorunların en temellerinden biri aile ve cinsiyet sorunudur. Kadın ve erkek arasındaki, efendi-köle diyalektiğinin aşılamama hali, bunun toplumun her yerine sirayet etmesi, bir düşünce kalıbı haline gelmesini bir sorun olarak kabul ediyor, buna göre program oluşturuyor. Demokratik sosyalizmin bu konudaki programı da özgür eş yaşamdır. Demokratik sosyalizm, ulus devletlerin yarattığı krizlere demokratik ulusla; toplumun kendini yönetme sorununa demokratik konfedarilizm ile çözüm buluyor. Cins sorununa da özgür eş yaşam ile çözüm buluyor. Demokratik sosyalizm, cinsiyetçi toplumu kadın lehine çözümlemek istiyor.    Kadın ve erkeğin birlikte nasıl yaşayacağına dair ilkeler belirliyor. Özgürlük ilkesi diyor. Kadın için en son umut ilkesi dedi. Her kadının özgürleşme ve kurtulma ilkesi vardır. Vazgeçilecek kadın yoktur. Her kadın kendisini kurtarabilir ve özgürleşebilir.   *Kadın kendisini hangi ilişki biçimlerinden kurtarmalı?   Erkek egemenlikli sistemden. Bunun yarattığı geleneksel yargılardan. Kadını köleleştiren, erkeğe hapseden, eve kapatan, kadını kapattıran eşlikten ve annelikten, erkeğin uzvu haline getiren her türlü ilişkiden kurtarmalı. Bugün cinsellik, artık temel bir iktidar politikası haline getirilmiş. Üretilen ilişkiler daha felsefik, daha politik, güncel yaşamın sorunlarına ihtiyaç olacak bir ilişki seviyesi olmalıdır. Sayın Öcalan ne diyor; 24 saat tecavüz kültürüyle yaşayan bir erkeklik var. Yani kadına ait hiçbir şey bırakmıyor. Kadın ve erkek hem özgür hem eşit olacak.   *Demokratik kültürün toplumda oluşması kadına dönük şiddet ya da sömürü arasındaki bağı nasıl etkiler?   Faşizmin arttığı dönemlerde kadın cinayetleri de artıyor. Toplumsal krizlerin derinleşme halleri, toplumsal şiddetin artma halleridir. Toplumsal şiddetin artma halleri en fazla da kadın erkek ilişkilerinde ortaya çıkar. Çünkü "kadın erkeğin mülküdür" anlayışı hakim. Bu nedenle en rahat müdahale ettiği yer kadındır. Güncelde de karşımıza çıkıyor sıklıkla.   Her türlü cinnet geçirme halinde tanımlanan şey, ekonomik kriz yaşayan bir erkek gidip evde cinnet geçirip eşini ve çocuklarını öldürüyor. Ve sonra da kendisini öldür. Kendisini de öldürüyor ama önce onları öldürüyor. Benim yaşama hakkım yoksa, senin de yaşama hakkın yok diyor burada. Kadın sanki erkeğin bir uzvuymuş gibi, kadın sadece onunla var yaklaşımıdır.   Sati kültürü gibi…   Sati kültürüdür tabi ki. Sati kültüründe, ölen erkek ardından yakılan kadının büyük bir fedakarlık olarak heykeli dikilir. Bu büyük bir fedakarlık olarak gösteriliyor. Yani bize sürekli bu dayatılıyor. Bu kültür bugün toplumsal bir zihniyet  yaratmış. Toplumsal krizlerin doğrudan kendisini yansıttığı alanlar kadın erkek ilişkileridir. Tersi de geçerlidir. Kadın erkek ilişkilerinin krizli hali toplumsal sorunları büyütür. Bu krizli alan çözülmedikçe, toplumsal sorun çözülmez. Toplumsal sorun çözülmedikçe, kadın erkek ilişkileri de çözülmez. Çünkü devrim de bu ilişkilerin çözümlenmesiyle yeniden kendisini özgürlükçü değerler etrafında örmesiyle gerçekleşecek bir şeydir.    *Abdullah Öcalan “Bir sosyalistin ölçüsü, devletle olan ilişkisinde ortaya çıkar” diyor. Bu anlamıyla Abdullah Öcalan devletle nasıl bir ilişki kuruyor?   Devletle nasıl ilişkilendiğin çok önemlidir. Bir teslimiyet değil. Bir reddediş değil, üçüncü bir yol. Devleti değiştirip dönüştürmedir. Temel ilkeler etrafında, hukuksal anlamda oluşturularak birbirini tanıma ve dengeleme olayıdır. Demokratik sosyalizmin devrimci stratejisi devletçi fikri hedef almaz. Demokratik toplum inşasını esas alır. Demokratik sosyalizmin mücadele taktiği demokratik entegrasyon haline geliyor. Demokratik müzakere, demokratik siyaset, iki gücün birbirini özne olarak tanıması gibi temel ilkeleri var. Aksi asimilasyondur çünkü.   *Bunu yaparken nasıl bir yol ve yöntem izliyor?    Kürt kendini Kürtlüğüyle tanımlayacak. Devlet de Kürt'ü, Kürt kendisi nasıl tanımıyorsa öyle tanımlayacak. Bunu kurumsallaştıracak. Bir güvence altına alacak. Devlette hukuk devletine dönüşmeli.   Sayın Öcalan'ın temel diyalektiği ilişkisel diyalektiktir. Yani negatif diyalektikten, pozitif diyalektiğe geçiş. Negatif görevlerden pozitif görevlere geçtik. 70'lerin ortamında, 93'ler ve bir döneme kadar sürekli çatışmalı bir diyalektik vardı. Devlet ve komün sürekli çatışma halindeydi. Şimdi bu çatışma hali halen devam ediyor. Ama biz negatif diyalektik dediğimiz o çatışmalı ikilemlik süreçleri barış sürecine evriltmek istiyoruz. Bu da pozitif diyalektik olur. O çatışmaların kendisini uzlaşmaya evriltme halidir. Demokratik entegrasyon bu uzlaşmaya evrilme halini tanımlar. Yani iki gücün savaş ve barış ikileminde, karşılıklı birbirini doğru tanımlaması. Kürt kendini Kürtlüğüyle tanımlayacak. Devlet de Kürt'ü, Kürt kendisi nasıl tanımıyorsa öyle tanımlayacak. Bunu kurumsallaştıracak. Bir güvence altına alacak. Devlette hukuk devletine dönüşmeli.   İki özne kendisini doğru tanımladıktan sonra roller oluşur. Bu süreç sorunların doğru tanımlanması, öznelerin kendisini doğru tanımlaması ve bunun ön kabulü  ile birlikte, karşılıklı tanıma ve sorun çözme yöntemleri arayışına sokar kişileri. Bu da müzakere sürecidir. Bu sorunları tanımladık. Ön kabul yarattık. Kürt ve Türk ittifakını yeniden modernize edeceğiz. Buradan bir Kürt politizasyonu ve devlet aklı çıkacak. Müzakerenin sonucunda bir hukuk sistemiyle, bütüncül hukukla yeni bir sürecin inşasını gerçekleştireceğiz.    *Bu da entegrasyonla oluşacak. Biraz açar mısınız entegrasyonu?   Entegrasyon burada iki gücün karşılıklı birbirini tanımlamasıyla, doğru tanımlamasıyla başlıyor. Buradan kendisini inşa ediyor. Bunun üzerinden bir demokratik müzakere kültürü oluşturuyor. Entegrasyon demokratik karakterini bu demokratik müzakereye geçişle birlikte oluşturur. Çünkü demokratik entegrasyon demokratik siyaseti farz kılar. Devletin değişmesi ve Kürt toplumunun da buna dayalı olarak kendisini yeniden inşa etmesi. Devlet artı toplum, daha az devlet daha çok toplum formülüdür bu. Sayın Öcalan, demokratik müzakere kültürünü devrimci bir strateji ve mücadele haline getiriyor.    *Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin sosyalizm geleceği açısından önemi nedir?   Barış ve demokratik toplumun inşası, demokratik sosyalizm ideolojisiyle vardır. "Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrardır" sloganı Öcalan’ın çok önemli bir sloganıdır. Yaşamda bir duruşudur. Bunda ısrar ediyor, bu dönemde ısrar ediyor. Sosyalizmin krizini çözmek için yeni bir enternasyonal öneriyor. Yeniden güçlü tartışmalarla bunu çözmek istiyor. Yani bunu kendisine dert etmiş bir liderlik var. Barış ve demokratik toplum; bir liderliğin, sosyalizmi ve barışı inşa etme hamlesidir. Çünkü şunu kendisi söylüyor. "Ben Ortadoğu'da Kürtleri sosyalizmle buluşturdum. Bunu uyarladım. Taklit etmedim" diyor. Bunun nasıl yaşanabileceğine dair bir sosyalist program oluşturdu. Bugün o sosyalizm, Ortadoğu'da barış ve demokratik toplum inşasıyla kendini yeniden tanımlıyor. Yani yaşarken kendisini inşa eden bir sosyalizmden bahsediyoruz. Biz eğer ki bunu nihayete erdirirsek barış ve demokratik toplum aynı zamanda sosyalizmin nasıl sorun çözdüğünü, nasıl barışları tesis ettiğini, aynı zamanda devlet ilişkileri nasıl olacağına dair çok önemli bir toplumsal hafıza ve deneyim ortaya çıkartacaktır.