Tülay Hatimoğulları: Sayın Öcalan için öze dair değişim şart 2026-02-12 21:31:12   HABER MERKEZİ - DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “İçeride barış söylemi sürerken pratikte adım atılmaması tıkanmaya yol açtı; Rojava saldırıları bu tıkanmanın merkezinde” dedi. Tülay Hatimoğulları, Barış ve Demokratik Toplum sürecine dair “Hukuki-siyasi zemin, umut hakkı ve iletişim kanallarının açılması” çağrısı yaptı.   HABER MERKEZİ - DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, "umut hakkı"nın mutlaka komisyon raporunun içinde bir şekilde yer alması gerektiğini vurgulayarak, "30 Ocak mutabakatıyla birlikte Suriye’de bir yol alınacak. Türkiye'nin Kuzey ve Doğu Suriye gibi bir 'sorunu' kalmadı. Türkiye’de bu süreci yürütenlerin ortaya koyacağı bir bahane, bir gerekçe kalmıyor" dedi.    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, JIN TV’den Nezahat Doğan’ın sorularını yanıtladı.    Rojava’nın bir öz yönetim deneyimi olduğunu dile getiren Tülay Hatimoğulları, “Rojava ve bu öz yönetimde en temel yaklaşım; aslında Ortadoğu’nun tarih boyunca yaşadığı savaş ve çatışmalara kaynaklık eden nedenlerin kökten çözümünü, çözüm formülasyonunu da ortaya koyan bir deneyim oldu. Mesela tarih boyunca Ortadoğu coğrafyası, sürekli dinlerin, mezheplerin, halkların çatıştırıldığı bir coğrafya. Sadece son 200 yılda emperyalizmin oynadığı oyunlara dönüp baktığımızda; Sünni-Şii çatıştırılmış, Türk-Kürt ile, Kürt-Arap ile çatıştırılmak istenmiş, vesaire… Yani dinler, mezhepler ve halklar savaşı… Peki savaşan, çatışan, yaşanan kim? O bölgenin kadim halkları birbirleriyle çatıştırılıyor. Dolayısıyla Rojava’da yaşanan öz yönetim deneyimi, farklı halkların ve inançların bir bölgeyi birlikte yönetebilecekleri anlayışını ortaya koydu. Bu bakımdan son derece önemli bir model. İkincisi; burada şunu da eklemek isterim: Bu, bir eşitlik ilkesiyle yapıldı. Bir eşitlik anlayışıyla yapıldı. Yani sembolik olarak… Diyelim ki orada bir Arap ya da farklı bir halktan, inançtan insan sembolik olarak yer almadı; gerçekten bir eşitlik ilkesiyle kuruldu. Bu birincisi. İkincisi ve bence yine Ortadoğu coğrafyası açısından hayati öneme sahip olan; kadın meselesi” diye belirtti.   Tülay Hatimoğulları, konuşmasının devamında şunları söyledi:    “Şimdi kadın, ne yazık ki siyasal İslam’ın etkisiyle ve feodalizmin, ağalık sisteminin ağır etkisiyle bu bölgede yok sayılmış. Ha, kadınlar dünya ölçeğinde çok mu özgür, çok mu eşit? Elbette ki değil. Fakat dünyanın doğusuna gidildikçe kadına yönelik şiddetin, baskının; kadının ikincil ya da üçüncül bir varlık olarak görülmesinin daha fazla arttığını görebiliyoruz. İslamcı cihatçı örgütlerin ya da bu yapıların kadını köleleştiren, Orta Çağ zihniyetinde ortaya koyduğu bir ideoloji var orada ve kadının hiçbir hakkından söz edebilmek mümkün değil. Dolayısıyla kadınların yönetimlerde bu kadar aktif yer alması; mücadelede ve yaşamın her alanında kadın özgürlükçü bir paradigmanın hâkim olması son derece önemli, anlamlı ve örnektir.   Rojava kadın deneyimi     Mesela NADA Uluslararası Ortadoğu ve Kuzey Afrika Kadın Koalisyonu… İlk kuruluş nüveleri Amed’deki bir konferansta verilmişti. 2021’de Beyrut’ta ilk konferansını yaptı ve zaten bölge sürekli savaş ve çatışma hâlinde olduğu için konferansını da gecikmeli bir şekilde, geçtiğimiz yılın başında Süleymaniye’de gerçekleştirdiler. 12 ülkenin katılımıyla olan bu koalisyonun 18 ülkenin katılımına yükseldiğini; 18 ülkeden belediye kadınlar olduğunu… Siyahi kadınlar, farklı halklardan, inançlardan her kesimden kadın vardı. Ve hepsinin en önemli üzerinde durduğu konu, Rojava kadın deneyimiydi. Bu muazzam bir örnek teşkil etmiş ve bunun somut bir karşılığı olmuş bütün bölgede. Yani dolayısıyla Rojava, sadece Rojava’nın kendi sınırlarıyla sınırlı değil. Paradigması, bölgenin kadınlarının; farklı halkların, inançların özlemini duyduğu bir yönetim anlayışı. Ve son dönemde Rojava’ya dönük gerçekleşen saldırılar, bu paradigmayı ortadan kaldırmayı hedefledi. Mesela savaşan kadınlardan birinin cansız bedenini, yine bu siyasal İslamcı anlayışla hareket eden Selefi kesimlerin binadan aşağı atması; bir saç örgüsünü kesip oradan bir sonuç üretmeleri… Bu, tamamen yapılan saldırının odağında kadınların olduğunu, kadın özgürlükçü anlayışın hedef alındığını bize gösteriyor.   Paradigmaya yönelik saldırılar    Yani bölge yeniden dizayn ediliyor. Bölge yeniden dizayn edilirken, Kürt halkının kazanımlarının yok edilmesi de bu dizaynın hedefleri arasında. Bunda, uluslararası kimi güçlerin ve aynı zamanda bölgesel güçlerin de kesinlikle negatif bir rolü söz konusu. Ancak fiili olarak yapılan saldırılar, bu söylediğimden de daha ileri düzeyde; paradigmaya dönük ciddi bir saldırı.  Bir diğer taraftan, Türkiye’nin içerideki medyasında norm dışı diyebileceğimiz; Abdullah Öcalan’ın da her seferinde uyardığı 'habitus' ve 'darbe mekaniği' dediği yerde, darbe sadece postallarla değil. Darbe artık farklı yol ve yöntemlerle, özel savaş yöntemleriyle de uygulanıyor. Bunu şu an Türkiye’nin içinde görüyoruz; geçtiği sürece baktığımızda…   Barış ve Demokratik Toplum Süreci   Burada, Kürtlerin bu kadar hedefe konması; 15 Şubat 1999 komplosunun 27’nci yıl dönümü ve onunla ilişkili olarak Rojava’ya dönük 'ikinci bir komplo' tartışması. Aslında bir tarafıyla da DEM Parti içerisinde Abdullah Öcalan’ın heyetler gidip geliyorken, bilindiği üzere şöyle de bir tartışma vardı: Yeterince şeffaf yansımıyor; topluma nasıl bir çözüm, nasıl bir çözümün dâhil olduğu konusunda yansımayan bilgiler ekseninde ciddi manipülatif değerlendirmelere de neden oldu. Ve bu sürecin gidişatı, aldığı kararlar ya da gelinen noktada yapmak istediği şey nereye oturdu? Rojava’da nasıl bir fikir, bir paradigma hedef alınıyorsa, bunun benzerini biz Türkiye’de de görüyoruz. 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın bir senesini geride bırakmış olacağız. Bu bir senelik süre boyunca neler yapıldı; komisyon vesaireyi belki birazdan konuşacağız ama mesela buradaki barış anlayışına dönük bir saldırıyı da görebiliyoruz. Rojava’daki gelişmelerin paralelinde, aynı şekilde Türkiye’de de bu anlayışa, bu anlayışı savunanlara tırnak içinde “itibar suikasti” girişimlerinde bulunuldu. Bunda sonuç itibarıyla bizim arkadaşlarımız da bu hesapları inceliyor. Bu hesapların çok önemli bir bölümünün aslında mevcut iktidara yakın kimi troller tarafından işletildiğini biliyoruz; bir “trol ordusu” kurulmuş. Yeni dönemin dijital çağında devletler de buraya ciddi anlamda yatırım yapıyor. Ciddi anlamda bir trol ordusunun başlattığı tartışmalarla sosyal medyada algı yaratılıyor. Fakat şu bir gerçektir ve bilinmelidir ki bu görüşmelerin kayıtları devlette de mevcuttur.    Abdullah Öcalan Rojava'da devreye girdi   Abdullah Öcalan, Rojava süreci başladığı andan itibaren, bu yeni süreci kastediyorum; 6 Ocak Halep saldırılarıyla birlikte biliyorsunuz, saldırılar gittikçe Rojava topraklarına kaymaya başladı ve o andan itibaren kendisi devreye girmiştir. Devletle görüşmeler yapmıştır. Türkiye’nin, oradaki Kürt halkına yönelik saldırılarda Şam yönetimini destekleyen pozisyonda olmasından geri adım atması gerektiğini; bunun bütün süreçleri birbirini olumsuz etkileyebileceğini çok açık ve net biçimde ortaya koymuştur. Ve hakikaten bugün 30 Ocak Mutabakatı sağlanmışsa, 30 Ocak Mutabakatı’ndan şimdi bir yol alınmaya çalışılıyor. Bunda Abdullah Öcalan’ın rolünün çok büyük olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunu, görüşmeye giden DEM Parti’nin İmralı heyeti de açıkladı; görüşmelerin detaylarını paylaştılar. Burada yine, biraz önce söylediğimiz gibi, bir itibar zedeleme; bir fikri, bir ideolojiyi, bir düşünceyi itibarsızlaştırma yaratılmak istendi. Bu, bugüne kadar Türkiye’de çok fazla başvurulmuş bir yöntem. İlk kez başvurulmuyor. Belki araçları değişti; belki eskiden sosyal medya bu kadar yaygın değildi, farklı mecralardan yapıyorlardı. Fakat hiçbir zaman ne Kürt Özgürlük Hareketi’nin içine ne de demokratik siyasetin müttefiklerinin içine oynamayı başaramadılar.   Abdullah Öcalan'ın tutumu tarihi öneme sahip    Görüşmeler Suriye’yle yoğun bir biçimde devam ediyordu; trafik çok yoğundu, uluslararası düzeyde yoğun bir görüşme trafiği vardı. Şimdi o trafiğin sıcaklığında bu bir ihmal olarak kalmış; ihmal edilmiş oldu. Bu tabii ki bir eksiklik. Fakat anlaşılabilecek bir eksiklik. Çünkü o sıcaklıkta, savaşın ve çatışmanın yeniden körüklenebileceği bir atmosfer var. Bugüne kadar Suriye tarihinde ciddi anlamda bir Kürt-Arap savaşı olmamış. Mesela Sevgili Öcalan’ın bu konudaki tutumu çok tarihî bir anlama, çok tarihî bir öneme sahip. İşte Tebqa’dan, Rakka’dan, Dêrazor’dan çekilirken, “Bu topraklarda bir Kürt-Arap savaşı olmadı; bundan sonra da olsun istemiyoruz” denildi. Bu kadar güçlü bir hassasiyet ortadayken, bu kadar sıcak bir gündem varken; böyle bir ihmal, bir eksiklik anlaşılabilir ama eksiklik olarak da altını çizebiliriz, çizmeliyiz. Fakat buradaki esas mesele şu: DEM heyeti belki daha erken konuşsa bunun önünü alabilir miydi? Alabilirdi tabii. Ama buradaki saldırı nereden ve niçin yapılıyor? Bu saldırı kimler tarafından yapılıyor ve hangi amacı güdüyor? Mesela bugün, bu sürecin ilerleyişiyle bu saldırılar arasında bir akrabalık var mıdır? Sürecin yavaş ilerlemesiyle, “bu süreç hele bir bozulsun” diye zemin oluşturan; süreci istemeyenlerle doğrudan bu saldırıyla ilgili kesimler arasında bağ var. Yani burayı daha fazla irdelememiz ve üzerinde durmamız gerekiyor. Hatta ben, bizi izleyen ve dinleyen bütün halklarımıza; Kürt halkına, Türk halkına, Arap halkına, bütün Türkiye halklarına ve diasporada yaşayan bütün yurttaşlarımıza buradan şuna dikkat etmelerini çok rica ediyorum: Sosyal medya algı yaratan bir mecradır. Önemsiz değildir; haber alma hakkımızı hızlandırır, o anlamıyla çok kıymetlidir. Ama bunun negatif tarafı da var: Algı yaratma, algı operasyonu… Bunlara karşı güçlü bir biçimde uyanık olmak çok önemli. Önümüzde, işin açıkçası, en elzem duran başlıklardan biri bu.   Hukuki adımların atılmaması    O zaman dönelim içeriye. Şimdi tabii ki şu da çok net: Devletlerin hesaplarını ve planlarını, masada çizdikleri haritaları bozan aslında halkların tepkisi ve sokaktaki muhalefettir; bir tarafıyla bu teşhir eder noktaya da gelebiliyor. Bugün Rojava saldırılarıyla dünyada ayağa kalkan Kürt toplumunda, dostlarında, halklarda bunun bozulduğunu da gördük. Şimdi içeriye döndüğümüzde; demokratik siyaset zemininin oluşması dediğimizde, hukuki somut adımların atılmaması… Hatta Mardin Belediye Eşbaşkanı Ahmet Türk bunun için şunu söylemişti: “Türkiye’nin bu süreci yürütüp samimi olduğunu göstermesi için Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın açılması bile bir samimiyet testidir.” Şimdi bu çok önemli bir şey. Öte taraftan, hukuki olarak hiçbir adımın atılmaması da o samimiyetin olmadığını gösteriyor. Toplumda, hem Kürtlerde hem de toplumun genel değer yargılarında şu var: Bir süreç işliyor ama demokratik zemin açısından atılan hiçbir hukuki adım olmadığı için hiçbir güvenimiz yok; soru işaretleri var.   Suriye politikası   Bunları nereye oturtmak gerekiyor? İktidarın, devletin burada bu süreç için bugünden sonra önüne koyması gereken ilk adımlardan bir tanesi ne olmalı? Evet, değerlendirmeniz çok doğru. Şimdi tabii ki akan bir süreç var. Her ne kadar Rojava’daki gelişmeler ve ocak ayında yaşanan bu yoğun trafik, oradaki saldırılar Türkiye’deki süreci durağan bir seviyeye çekmiş olsa da şu anda Suriye’de kendi mecrasında bir süreç var. 30 Ocak mutabakatı çok önemli. Ben şunun altını bir kere daha çiziyorum: Başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri, 30 Ocak mutabakatının hayata geçmesi için önemli katkılar sağlamalı. Burada Türkiye’ye çok önemli bir görev düşmektedir; rol düşmektedir. Çünkü Türkiye’deki mevcut hükümetin, iktidarın Şara yönetimiyle yakınlığı biliniyor. Bugün Suriye’deki politikaları ve 2011’den bugüne kadarki Suriye’deki varoluş biçimi; askerî, istihbarî, her açıdan… Bütün bunları değerlendirdiğimizde, Türkiye istese oradaki sürecin sağlıklı ilerlemesine çok büyük bir katkı sağlayabilir. Bunu sadece dilek ve temenni olarak söylemiyorum; bunun altyapısı var, böyle bir ilişki ağı var, kalitesi var.   Kobanê kuşatması    Kobanê kuşatması da hâlâ o yüzden mi devam ediyor? Yani hâlâ istenilen seviyede oradaki kuşatma çözülmüş değil. Yalnız elektrik verilmiş. Bugün mesela Şam yönetimine dönük çok açık, net bir eleştiri bu. Mesela Rakka’dan SDG çekildikten hemen sonra Rakka’dan Kobanê’ye giden elektrik kesiliyor; bir kent olduğu gibi elektriksiz bırakılıyor. Daha birkaç gün önce aldığımız duyumlara ve bilgilere göre, birkaç gün önce elektrikler verilmeye başlanmış. Elbette bütün bunların birbiriyle bağı var. Şimdi gelelim sürece: Türkiye’de nasıl ilerliyor ya da ilerlemeli? Evet, bir yavaşlama oldu; özellikle Rojava’daki gelişmelerden kaynaklı bir tıkanma yaşandı. Hatta iktidardan, Kürt halkını son derece rencide edecek ağır değerlendirmeler yapıldı. Bizler bunlara DEM Parti olarak cevap verdiğimizde, bu kez de “DEM Parti sürecin karşıtlığına gidiyor” gibi algılar yaratmaya başladılar. Biz her yerde, hem ben hem Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan hem bütün parti sözcülerimiz ve parti adına konuşan herkes çok net şu tutumu ortaya koydu: Biz, 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrının sonuna kadar arkasındayız. Burada süreci bozan; gerçekten Rojava’daki Kürt halkının bir katliamla, bir soykırımla karşı karşıya kaldığı bir yerde sessiz olanlar ya da orayı körükleyen açıklamalar yapanlardır. Çok net. Dolayısıyla biz, hem Türkiye’ye hem bütün uluslararası topluma ve kamuoyuna çağrımızı çok net yaptık: Rojava’daki soykırım olasılığı yüksektir; bunu durduralım, hep beraber.   Alarm hâli var mı? Şimdi gelelim sürece. Ben salı günkü grup konuşmamızda da ifade etmiştim: 30 Ocak mutabakatıyla birlikte Suriye’de bir yol alınacak; orada kendi mecrasında bir süreç akıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin ikide bir Kuzey ve Doğu Suriye için tırnak içinde “sorun, sorun, sorun” diye ifade ettiği başlık… Şimdi bu “sorun” hafiflemiş görünüyor. Dolayısıyla bir gerekçe kalmadı; yani şu anda Türkiye’de bu süreci yürütenlerin ortaya koyacağı bir bahane, bir gerekçe kalmıyor.   Hakan Fidan'ın açıklamaları    Mesela Dışişleri Bakanı başka açıklamalar yaptı. 'Suriye’den sonra sıra Irak’a gelecek' dedi. Hatta sizin de buna dair bir cevabınız oldu. Bu, tam da bu döneme oturan bir açıklama; neye işaret ediyor? Şimdi bu açıklama… Mesela Şengal, Mahmur; sivil insanların yoğun yaşadığı yerler. Türkiye’den göç etmek zorunda kalmış insanların çoluk çocuk, aileleriyle yaşadığı yerler bunlar ve burası hedef olarak gösterilebiliyor. Bunu kabul etmek mümkün değil; bu doğru değil. Adeta Dışişleri Bakanı şöyle bir şey yapıyor: “Haritadan ikinci bahanemiz ne olsun, üçüncüsü ne olsun?” diye bir yer seçiyor ve onu gösteriyor, hedef gösteriyor. Şimdi böyle olmaz. Bu açıklamaların düzelmesi gerekiyor. Bununla ilgili biz zaten kendisine yanıtımızı verdik. Hatta Irak’taki bazı medya grupları da Irak’ın hedef gösterilmesine dair tepkilerini ortaya koydu. Ve Dışişleri Bakanı’nın, Amerika’daki yardımcısı mı, sözcüsü mü bir açıklama yaptı bununla ilgili: 'Biz Irak’ı kastetmedik' diye. Şimdi siz neden daha sonra toparlamak zorunda kalacağınız açıklamalar yapıyorsunuz? Siz bu ülkenin Dışişleri Bakanısınız; ülkenin dışişleriyle ilgilenmeniz gerekiyor. Ne bir Irak Dışişleri Bakanı gibi konuşabilirsiniz ne de Şam’ın Dışişleri Bakanı gibi konuşabilirsiniz. Tam tersi; mesela şimdi sürecin ilerlemesinin gerekçesi olarak bunu neredeyse sunuyor: 'Şengal’de bir şey olacak, Mahmur’da bir şey olacak' diye sınır ötesi… Yani Suriye’yi bıraktı, şimdi 'Irak’a sıra' dercesine konuşuyor. Ben tekrar ediyorum: Hedef gösterdiği yerler sivil insanların yaşam alanları. Mesela Mahmur Kampı… Birleşmiş Milletler… Dolayısıyla siz böyle yerleri hedef gösteriyorsunuz ve sonra çıkıp 'barıştan' bahsediyorsunuz. Bu şekilde barış sürecini olumsuz etkileyen, hatta baltalama görevi gören açıklamalar yapıyor bakan.   Raporun basına sızdırılması    Şimdi Suriye’deki gelişmeler en azından Türkiye devletinin ve mevcut iktidarın kimi kaygılarını hafifletmiş durumda; yeni gelişmeler bunu gösteriyor. Buradan ilerlemek gerekiyor, buradan yol almak gerekiyor. Bugün zaten komisyon; normal şartlarda bu hafta raporun son hâlini verecekti. Bugün perşembe; daha tam anlamıyla bir hareketlilik yok. Yani mesela metin bizim komisyon üyelerine verildiğinde 'basına sızmayacak' dendi ama sızdırmışlar, basına sızdırmışlar. Farklı gazetelerden okuduk. Dolayısıyla burada iki şeye değinmek istiyorum. Birincisi; bu süreç artık hukuki ve siyasi bir zemine oturmalıdır. Kürt sorunu, bu ülkenin mevcut iktidarının ikide bir ifade ettiği gibi bir terör meselesi değildir. Kürt sorunu; bu ülkenin sosyolojik, iktisadi, siyasal, toplumsal, kadim bir meselesidir. Ve bu sorun çözülsün diye şu an taraflar birbiriyle görüşüyor. Dolayısıyla artık bu sorun mutlaka hukuki ve siyasi zemine oturmalı. Bu komisyondan en büyük beklenti, Kürt sorununu bu zemine oturtmaktı. Bu, barış sürecinin inandırıcılığını da daha fazla artırırdı. Toplumda barış sürecine ilişkin bir inanç sarsılması var; bir öfke var, bir kırılma var. Bir diğer tarafta, içeride Kürt sorununu çözerken; yanı başında komşu kardeşlerine, Kürtlere yapılanlar karşısında “O zaman bu iktidar ve devlet Kürt sorununu çözme konusunda samimi değil” deniyor ve “güvenmiyoruz” deniyor.   Bakanların değişimi    Şu an Adalet Bakanı olan Akın Gürlek; Selahattin Demirtaş’ı yargılayan, Sırrı Süreyya Önder hakkında dava açan/yargılayan; Canan Kaftancıoğlu, Enis Berberoğlu… Hrant Dink suikastı davasına da bakan; orada da 'bunlar mahallenin iyi çocukları' diyen bir anlayış vardı, hatırlarsınız, Hrant Dink cinayetinde… Ve en son Ekrem İmamoğlu’na dönük 19 Mart operasyonu ve CHP belediyelerine yönelik operasyonların başındaki isim. Şimdi bu ismin Adalet Bakanı olması, muhalefet tarafından ya da bizler tarafından hiç düşünülmeyen, akla gelmeyen bir şey miydi? Onun bakan yapılabileceği ihtimali hep vardı. Çünkü bu, iktidarın, sarayın özel bir kadrosu; belli, çok net. Ve bu göreve getirildi. Şimdi buradan bu görevi kim almış olursa olsun, tabii ki kendi bagajlarıyla gelmiş oldu bu göreve. Zaten dün Meclis’teki yemin etme töreninde yaşananlar, bu bagajın parlamentoya taşındığını da bütün Türkiye kamuoyunun gözleri önünde bir kere daha serilmiş oldu. Çünkü insanlar kendi geçmişleriyle ve bagajlarıyla gelirler. Siyaset böyle bir şeydir; bilim öyle bir şeydir; akademi öyle bir şeydir… Hepsi birbirini besleyen şeylerdir, bu böyle.   Toparlanmak için ne yapacağız?   Rojava saldırıları. Evet. Rojava saldırılarında Türkiye’de iktidarı temsilen yapılan açıklamalar ve konuşmalar… Bu tuzu biberi oldu. Şimdi hâl böyleyken, buradan toparlayarak gitmemiz gerekiyor. DEM Parti olarak burada; hem Türkiye’deki devlete, iktidara ve herkese, hem topluma, muhalefete somut önerimiz şu: Toparlayarak gidelim. Suriye’de hâlihazırda bir yol alınıyor; umarım bu devam eder ve farklı bir evreye dönüşmez. Buradan, mesela toparlamak için ne yapacağız?   Komisyon raporu   Sızan raporda, bugün sabah gazetelerde özellikle yandaş medya tarafından 'taslakta silah bırakma ve eve dönüşlere ilişkin Türk Ceza Kanunu, ceza infaz mevzuatı ve terörle mücadele mevzuatında değişiklikler yapılması öngörülüyor' deniyor. Milliyet böyle vermiş. Türkiye gazetesinde ise 'son zamanlarda en fazla gündem edilen… umut hakkına dair bir düzenlemeye işaret eden bir ifade bulunmuyor' deniyor. Şimdi bir diğer taraftan da evet; 11 Temmuz’dan sonra bu yasaların çıkarılması lazımdı ki silah bırakanların demokratik siyaset zeminlerinin sağlanması ve koşullarının oluşturulması mümkün olsun. Ciddi bir zaman dilimi geçti ve bu özel yasaların çıkarılması konusunda önemli çalışmalar yapılması gerektiği yönünde bir ihtiyaç var.   Umut hakkı   Umut hakkı… Mesela umarız rapor böyle çıkmaz; bu eklenir rapora. Çünkü rapor henüz nihai hâlini almış değil. Burada bazı hassasiyetler var. Gerçekten mesela 'Türkün onuru, Kürdün gururu' ya da tersi de ifade edilebilir bu çerçevede… Bunu mesela Numan Bey çok sık ifade eder; Meclis Başkanı. Bu rapor böyle çıkmalı. Kürt’ün de Türk’ün de onurunu, gururunu koruyacak bir rapor olarak çıkmalı. Siyasi bir zemine oturmalı. Artık yasaların kendisi konuşulmalı. Yasalar konuşulurken 'tedrici mi yapalım, aşamalı mı yapalım?' gibi pazarlıklar aşılmalı. Yani bir an önce… Bakın, sonuç itibarıyla Abdullah Öcalan bir çağrı yaptı. Örgüt olumlu bir yanıt verdi bu çağrıya ve PKK kendini feshetti; bunu deklare etti. Kongresini gerçekleştirdi, vesaire. Türkiye’den güçlü geri çekildiler. Şimdi bu kadar ciddi, somut adımlar atılmışken bu raporun öylesine bir rapor olmaması gerekiyor. Toplumun bu rapordan beklentisi var. Elbette şunu da biliyoruz: Bu rapor, bütün Kürt sorununu ya da Türkiye’deki bütün demokratik meseleleri çözecek bir rapor olmayacak; bunu biliyoruz. Biz bu rapora bu kadar ağır bir yük de yüklemiyoruz. Fakat bu raporun şöyle bir yükü ve sorumluluğu var.   Abdullah Öcalan'ın rolü ve misyonu çok önemli    O dinlenen insanların görüşleri ve önerileri kapsam içine alınmalı. Hatta ikinci aşamada “terörsüz Türkiye” sürecinden de çıkıp 'barış ve demokrasi', demokratik sürece evrilmesi lazım; isminde bile. İsmin tabii, ismine göre hareket etmeli. Dolayısıyla yine bu 'umut hakkı' meselesinin de içerilmesi çok önemli. Abdullah Öcalan’ın özgür çalışabilir ve özgür yaşayabileceği koşulların yaratılması, bu sürecin ilerlemesi bakımından önemli. Bakın, biz daha sürecin ilk aşamasında sayılırız. İlk aşaması… Kürt sorunu bu ülkenin 100 yıllık tarihi bir meselesi; böyle bir çırpıda bir komisyon kararıyla, bir yasayla çözülmeyeceğini herkes bilir. Dolayısıyla henüz ilk aşamasındayken daha sağlıklı yol almak ve ilerlemek gerekiyor. Özetleyecek olursak; gerçekten bu rapor öyle bir rapor olmalı ki Kürt’ün, Türkün ve bütün halkların gururunu, onurunu, haysiyetini önemseyecek bir rapor olmalı. Umut hakkı içinde olmalı; çünkü Abdullah Öcalan bu sürecin baş aktörüdür. Bu süreç devam edecek; daha ilk aşamadayız. Yol kat kat edecek, çok yolumuz var. Ve bu kat edilecek uzun yolda Abdullah Öcalan’ın üstlendiği misyon; orada oynayabileceği rol ve misyon tarihi bir öneme sahiptir. Dolayısıyla umut hakkının uygulanması son derece önemlidir.   Yasa değişiklikleri   Buradan biraz daha ilerleyecek olursak; TCK ve TMK’deki değişiklikler, özel yasa meselesi… Bütün bunlar hızla artık gündemleşmeli ve sonuca bağlanmalı; sonuca varmalı. Toplum bunu bekliyor. Şu anda gerçekten sadece dilek ve temennilerle, sadece iyi sözlerle bu süreç biraz daha ilerletilemez. Bence artık iyi niyet ve sözler bir yere kadar geldi. Şimdiden sonra icraat zamanı, fiilî adım atma zamanı. Bu adımlar atılmazsa bu süreci ilerletmemiz çok zor; tıkanır, yerinde kalır, yerinde sayar. Biz o yüzden, özellikle Suriye’deki mevcut durum böyleyken, Türkiye’nin özellikle mevcut iktidarın ve devlet aklının—bu iklimi iç barışımızı sağlamak açısından olumlu değerlendirip buradan ilerlemesi gerektiğini düşünüyorum. Şunu da bir kez daha vurgulamak istiyorum: Türkiye’de bu sürecin başlamasına sebebiyet veren stratejik akıl; bölgedeki uluslararası gelişmeler… Bölge büyük emperyalist güçler tarafından yeniden dizayn edilirken, yeni güç dengeleri oluşturulurken; Devlet Bahçeli buradan hareket edip bu süreci başlatmadı mı? Esas başlama sebebi bu gerekçelerdir; bir tarafıyla 'beka sorunu' da soruldu. Dolayısıyla bu gerekçeler yerli yerinde duruyor."   İran değerlendirmesi   İran'daki gelişmelere ilişkin de konuşan Tülay Hatimoğulları: "Bakın, bu gerekçeler yerli yerinde dururken; bölge bu kadar kaynayan kazanken, bir sabah uyandığınızda Ortadoğu’da yepyeni bir şey olma olasılığı o kadar yüksek ki… Bakın, Irak bir sürü tıkanıklık yaşıyor; hâlâ cumhurbaşkanını seçemedi. Başbakanı… Yani bir yönetim meselemiz var. İran her an savaşın başlayabileceği bir bölge olarak duruyor. Şimdi ABD-İran görüşmelerinde umarım diplomasiyle ve görüşmelerle bir yol alınır. İran’da bir yangının başlaması ne demek; İran’da bir savaşın başlaması ne demek? Bütün bölgeyi saracak bir yangının yeniden başlaması demektir. Dolayısıyla bu yangına karşı, başta Türkiye olmak üzere bütün ülkelerin kendi iç sorunlarını çözmeye odaklanmaları lazım. Bakın, İran’ın en büyük zaafı nedir? Antidemokratik uygulamalarla demokrasi ve özgürlük isteyen göstericilerin hepsini 'emperyalizm yanlısı' bir çizgiye koyarak hepsini dümdüz etmeye çalışması ve gerçekleştirdiği katliam. Oysa bölgede özgürlük istemek, hak istemek, hukuk istemek; İranlı kadınların 'kadın, yaşam, özgürlük' talebiyle mücadele verip bedenlerini ortaya koymaları hakiki bir realitedir.   Bunların içinde çok sayıda antiemperyalist insan da mevcuttur. Ayrıca Türkiye’nin içinde yaşayan hiç kimse; Türkiye’nin geriye giden, iç çatışmaları büyüten ve antidemokratik uygulamalarla baskı rejimine dönüşen bir ülke olmasını istemiyor. Ne Türkü, ne Kürdü, ne Lazı, ne Çerkezi… Halkların tanındığı, demokrasinin olduğu ve herkesin bir arada ortak yaşamı kurabileceği bir Türkiye’nin refahından bahsediyoruz aslında.   Türkiye’deki devlet aklı Kürt sorununu kafasında çözmüyor   Türkiye’deki devlet aklı Kürt sorununu kafasında çözmüyor. Kodlar 100 yıllık kod; aynı. Şimdi o kod değişmediği sürece; gelen tehlikeyi gördüğü hâlde, okuduğu hâlde; bunun için adım atıldığı hâlde ki bu süreç de buradan kaynaklı atılmış bir adımdır… Bu adım atıldığı hâlde; Kürt sorununu çözmek, iç barışı sağlamak ve kalıcı bir hâle getirmek, tahkim etmek; aslında Türkiye’nin bölgesel ve küresel gelişmeler ışığında en mantıklı ve olması gereken stratejisi budur. Devletin bir aklı bunu görüyor ama beynindeki kodları, hafızasındaki tarihsel Kürt algısını bir türlü değiştiremiyor. Kürt sorununu bir terör meselesi olmaktan bir türlü çıkaramıyor. Oysa Kürtler bu toplumun her yerinde. Bakın, artık İstanbul bir Kürt kenti. Sadece Amed bir Kürt kenti değil; ya da Van, ya da Mardin… Bugün İstanbul, Ankara; her yerde Kürtler var.   Ezberler değişmeli   Mesela biz “halk ekmek ve barış” kampanyasını yürütüyorduk. Antalya’da turizm işçileriyle bir araya geldik; Muğla’da tarım işçileriyle bir araya geldik. Hepsi Kürttü; çoğunluk Kürttü, öyle diyeyim. Dolayısıyla Kürt yurttaşlarımız Türkiye’nin her yerinde. Artık ezber değişmeli; kodlar değişmeli. Kodlar değişirse Türkiye, şu an ihtiyaç duyduğu stratejiyi daha kolay hayata geçirir. Nedir bu strateji? İç sorunlarını çözmek; yani Kürt sorununu çözmek. İkincisi; sadece Kürt meselesi mi? Tabii ki değil. Mesela Kürt sorununu antidemokratik bir ortamda, otoriter bir rejimin baskısı altında ne kadar çözebilirsiniz? Bugün biz DEM Parti olarak kriterlerimizi ortaya koyduk ve bunlar çok önemli kriterler: Barışın sağlanabilmesinin en önemli yolu; özgürlüklerin sağlanması, demokrasinin sağlanması, hukukun sağlanması. Bu üç şey olmadan siz hangi barıştan bahsedebilirsiniz ki?   ESP'ye dönük saldırlar   Özgürlük yok, hak yok, hukuk yok, demokrasi yok. Mesela bugün ESP’deydiniz, değil mi? Bugün oradaki antidemokratik uygulamalar, hukuksuzluklar da devam ediyor; bir sürü gözaltı ve tutuklama oldu. HDK bileşenleriyle birlikte; Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) bileşenimizi ziyaret ettik. Daha birkaç gün içinde 81 kişiyi tutukladılar; 81 ESP’li devrimci sosyalist tutuklandı. Bu kabul edilebilir bir şey mi? Siz bir yandan 'barış' diyeceksiniz; bir yandan gözaltı ve tutuklamalara devam… Bir yandan “barış” diyeceksiniz; kayyımlar yerli yerinde duruyor. Kayyımlarla ilgili geri adım atılmıyor. Mesela Devlet Bahçeli 'Ahmetler göreve' dedi. Tamam da Ahmet Türk’ün bugün hakkında bir dava yok; Kobanî davasının dışında. Ama Ahmet Özer… Ama onlar makamda değiller; makama gelmiş değiller. Aslında istenirse makamda olacak hâldeler. O zaman herkesin kafasında şöyle bir duruma dönüşüyor: 'Bu nasıl bir akıl tutulması? Bizim aklımızla mı oynanıyor?' Ortada somut olan şey bu.   Yerel demokrasinin önemi    Bakın, şunu çok önemli buluyorum: Diyelim ki Abdullah Öcalan 27 Şubat çağrısında yerel demokrasiye son derece detaylı bir vurgu yapmış; yerel demokrasi güçlendirilirse bir ülke demokratikleşir. Merkez’den demokrasi diye bir şey olmaz zaten; demokrasi aşırı merkeziyetçiliğe karşı olan bir yönetim biçimidir. Dolayısıyla biz yerel yönetimleri bu kadar önemsiyorken; hâlâ kayyım yasası yerli yerinde duruyor, kayyımlar el çektirilmiyor. “Kayyım gitsin valilik yapsın, kaymakamlık yapsın; seçilmişler gelsin” diyoruz. Bunu beklerken, bunu konuşurken; gerçekten çok üzücü. Mesela umarım gelmez bu yasa… Fakat şöyle bir yasanın geleceği konuşuluyor: Yerel yönetimin yetkilerini daha da daraltan bir yasa hazırlığı içindeler. Peki siz nasıl çözeceksiniz? Nasıl barışı sağlayacaksınız? Nasıl demokrasiden bahsedeceksiniz? Bu böyle olmaz. Dolayısıyla gerçekten bu üç ana sütun bu ülkenin temel ihtiyacı. Bakın demin İran’dan örnek verdik; ben Türkiye’nin de benzer ihtiyaçlara sahip olduğunun altını özellikle çiziyorum.   Mesela sosyal demokrat tabana gidiyoruz; sosyal demokrat taban bize diyor ki: 'Kürt sorununu çözeceğim' diyor; ama Türkle sorun yaşıyor. 'Biz Türkleriz, sosyal demokratız; ana muhalefet partisinin belediyelerini seçmişiz ama bize gözaltı ve tutuklamalar var; bizim belediyelerimize iş yaptırılmıyor' diyor. Bu haksız bir yaklaşım mı? Son derece haklı bir yaklaşım. Dolayısıyla bu üç sütun; yani demokrasi, hukuk ve özgürlükler bu ülkenin temel ihtiyacı. Eğer biz iç barışımızı güçlendireceksek, tahkim edeceksek, sağlayacaksak; bütün bunları sağlamamız gerekiyor. Türkiye’nin bütün yurttaşlarıyla barışması gerekiyor; bütün yurttaşlarıyla. Bakın bir ülkenin cumhurbaşkanı sadece kendi partisinin cumhurbaşkanı değil; bütün ülkenin cumhurbaşkanıdır. Herkese eşit bir adaletle yaklaşmak zorunda, eşit bir hak ve hukukla yaklaşmak zorunda. Parti başkanlığından çıkması lazım. Demokrasinin asgari koşulu budur: Sana oy verenin de vermeyenin de hükümetisin; başkanısın, bakanısın. Bir parti, bir partizan gibi çıkıp orada konuşamazsın; davranamazsın. Bu bakımdan bu bölümü şöyle toparlayabilirim: Türkiye’nin mevcut küresel ve bölgesel kaosun, karmaşanın ve bölgenin yeniden dizayn edildiği bir dönemde en temel ihtiyacı; kendi iç barışını sağlamak ve tahkim etmek, özgürlükleri sağlamak… Bu çok önemli.   Kadın katliamları   Herkes kendini gerçekten bu ülkenin asli yurttaşı gibi hissetmeli. Hiç kimse kendini tehlike altında hissetmemeli. Bakın şimdi söyleyeceğim şey kimine göre “Bir siyasetçi böyle der mi?” olabilir ama ben demek istiyorum: Mesela Yeni Zelanda’ydı, yanlış hatırlamıyorsam; camiye bir saldırı oluyor, bir bomba patlatılıyor. Oranın kadın başkanı bir başörtüsüyle camiye gidiyor, taziyede bulunuyor ve gözyaşı akıyor. Ne kadar anlamlı bir şey… O ülkede yaşayan Müslümanlar kendilerini orada güvende hissetmez mi? Hisseder. Yani o cami bombalamasının üzerine böyle bir manevi tavırla giderek “Biz Müslümanlar bizim yurttaşlarımızdır. Onların bombalanan inanç mekânları beni üzmüştür, ağlatmıştır” dediği bir ülkenin başkanı. Bu ne kadar anlamlı bir şey. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Kürt’ün güvene ihtiyacı var. Kürt’ün canı yandığında o ülkeyi yönetenler gidecek, onun acısını ve yarasını saracak. Böyle bir yerde mesela kadın cinayetleri oluyor. Ne kadar sık oluyor, değil mi kadın cinayetleri? Hatta Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu bu yılın Ocak ayının bilançosunu açıklamış. Çok ciddi rakamlar var orada. 24 kadın katledilmiş; 14’ü şüpheli ölüm. Mesela ben bir kadın olarak bu ülkede kendimi güvende hissedebilmemin yolu İstanbul Sözleşmesi’nin geri getirilmesi değil midir? Bu bir güven hissettirir bana. Bu ve benzeri örnekleri artırabiliriz. Dolayısıyla burada gerçekten devletin, iktidarın artık bu süreçte çok ciddi somut bir adım atması gerekiyor. Bunu ümit ediyorum ki bu koşullar ve bu dönem buna katkı sağlar, hizmet eder.   İmralı heyeti- Cumhurbaşkanı görüşmesi   Tabii dünkü görüşmede özellikle heyetimizin belli başlı gündemleri vardı. Heyetimiz bu gündemleri Sayın Cumhurbaşkanı’yla paylaştı. Ve Cumhurbaşkanı, kendisine iletilen bu gündemlerle ilgili bir değerlendirme yapacaklarını; bununla ilgili de sanırım önümüzdeki zamanlarda bu görüşmenin sonuçlarını izleyeceğimizi söyledi. Ne olacağını hep beraber bakacağız. Elbette biz diyalog ve müzakerenin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. DEM Parti olarak da maksimum düzeyde müzakere ve diyaloğu sürdürmek istiyoruz; bunun çabası içindeyiz. Heyetimiz bununla ilgili çok önemli çalışmalar yürütüyor. DEM Parti İmralı heyeti; hem İmralı görüşmelerinde hem de devletle yapılan görüşmelerde; muhalefetten iktidar partilerine kadar birlikte devam ettirdiğimiz temaslarda çok önemli bir görev icra ediyorlar gerçekten.   Bu görüşmenin olması iyidir, olumludur. Umarız ki olumlu sonuç verir. Hakikaten şimdiden sonra artık asıl kitleneceğimiz ve bekleyeceğimiz şey somut, pratik adımlar. Mesela bu programda ben ana mesaj olarak bunun altını çiziyorum. Şimdi bir senedir, hatta bir seneyi aşkındır bazı çalışmalar ve görüşmeler yürüyor. Artık bu süreçte komisyonun raporunu somut bir biçimde ve sağlıklı olarak açıklaması ve somut adımların atılması gerekiyor. Çünkü insanlar somut neticeler görmek istiyor.   Heyetin İmralı'ya gitmesine bekliyoruz    İmralı heyetinin adaya gitmesini bekliyoruz. Özellikle çeşitli görüşmeler yaptılar. En son Sayın Cumhurbaşkanı’yla bir görüşme gerçekleşti ve şimdi tabii adaya gidilmesi gerekir, kısa bir zaman içinde. Gidileceğini tahmin ediyorum. Bunun dışında, özellikle Sayın Abdullah Öcalan’ın özgür çalışabilip özgür yaşayabileceği koşulların oluşması, bu sürecin sağlıklı ilerlemesi için çok önemli. Mesela çok sayıda gazeteci adaya gidip röportaj yapmak istiyor; fakat bu sağlanmıyor. Aslında baktığımızda tecrit, başka bir versiyonuyla devam ediyor. Diyelim ki avukatlar her istediklerinde gidemiyor; normal bir müvekkilin yanına gider gibi gidemiyor. Dolayısıyla artık bunun açılması lazım. Sayın Abdullah Öcalan’ın mevcut ada koşulları mutlaka değişmeli. Ve bu değişim sadece fiziki bir değişim olmamalı. Fiziki değişim; bir hapishaneden çıkıp başka bir hapishaneye girmek demektir. Bu, bir fiziki değişimdir. Buradaki ihtiyaç ise hakikaten öze dair bir değişim; işleve dair bir değişim. Dolayısıyla Sayın Abdullah Öcalan için koşulların değişmesi demek; gazetecilerle, aydınlarla, yazarlarla, akademisyenlerle ve kendisiyle iletişim kanallarının açılması demektir. Çünkü Kürt sorununun çözümü derya deniz bir mesele ve her kesimle görüşmeler gerektiriyor. Bunu yapabileceği koşulların oluşması, oluşturulması son derece elzemdir. O yüzden sadece bir fiziki değişiklik değil; öze dair, işleve dair bir değişiklik şart.   8 Mart ve Newroz   Bugüne kadar bu süreç başladığı andan itibaren DEM Parti olarak sürekli alanlardaydık, sahadaydık, halkla beraberdik. Türkiye’deki bütün demokrasi güçleriyle, muhalefetle; aklımıza gelebilecek her kesimle, bütün toplumsal hareketlerle iletişim halindeydik. Biz bunu sürdüreceğiz. Barışın toplumsallaşması için sahada, alanda, meydanlarda olmaya devam edeceğiz. Önümüzdeki günlerde en önemli gündemlerimizden birkaç tanesini sayacak olursam: 8 Mart’tır. Dünya Kadınlar Günü’nde kadınlar Türkiye’nin dört bir yanında alanlarda, meydanlarda olacağız hep beraber. Bir yandan özgürlüklerimiz, haklarımız için; can güvenliğimiz için, yaşam hakkımız için ve şiddetsiz bir dünya için mücadelemizi sürdüreceğiz. Bir yandan da, çok iç içe olan bir biçimde; savaşa karşı, çatışmalara karşı barış gündemimiz olacak kadınlar olarak. Bir sonraki haftalarda Newroz kutlamalarımız başlayacak. Neredeyse bütün kentlerde, kentlerin farklı merkezlerinde; çok sayıda yürüyüşlerimiz, mitinglerimiz gerçekleşecek. Bütün bunlar Türkiye’nin barışı, demokrasisi ve özgürlükleri için olacak. Barışın toplumsallaşması gerçekten son derece kıymetli, önemli. Bu bakımdan Türkiye’deki sol, sosyalist, devrimci cenahın; ittifak güçlerimizin, bileşenlerimizin barış sürecine katkıları, dayanışmaları, verdikleri emek… Doğrudan organik olarak bu işin içinde oldular. Yeterli midir? Değil. Bu alanı daha fazla genişletmeye ihtiyacımız var.   Türkiye’de bugün mağdur olan bütün kesimlerin; işçinin, emekçinin, kadının, gencin, doğa ve insan hakları savunucusunun… Her kesimin barış gibi bir meselesi var. Mühim olan; bunu daha güçlü bir toplumsal güce dönüştürmek, daha güçlü örgütlemek ve bir güce dönüştürebilmek. Eminim biz bunu başardıkça; barış, bu topraklarda köklerini bu topraklara tam salacak şekilde tohum verecektir, diye düşünüyorum."