Burcugül Çubuk: Bu ‘evet’ masadan kalkmama ve çözüm irademizdir 2026-03-03 09:04:34   Melek Avcı    ANKARA - Komisyon raporundaki birçok eksikliğe rağmen ‘evet’ demelerinin nedenini, çözüm iradesini sürdürmek anlamına geldiğini söyleyen DEM Parti Milletvekili Burcugül Çubuk, “Biz çözümden yana irademizi ortaya koyuyoruz. ‘Ne olursa olsun biz masadan kalkmıyoruz’ demek” dedi.    Kürt sorununun çözümü kapsamında kurulan Meclis Komisyonu, 18 Şubat’ta nihai raporu kabul etti. 60 sayfadan oluşan rapor, süreçte hayata geçirilmesi öngörülen idari ve hukuki düzenlemeleri kapsadı. Birçok tavsiye raporda yer alırken, kadınların sözünün ve kadının savaş gerçekliğinin yok sayılması; Kürt sorunun tarifinin eksik yapılması, demokratikleşmeye ilişkin adımların yeterince yer bulmaması da sıkça eleştirildi.     DEM Parti Milletvekili Burcugül Çubuk, rapora ilişkin sorularımızı yanıtladı.    “Sorunu tariflemekten çok uzak bir dil tercihi vardı. Dil meselenin aslı değildir ama yansımasıdır ve bu yansıma, hakikatin üzerinden olmadı. Bizi kesen bir dil olmak zorunda değildi ama toplumsal, hakların barışını tesis edecek bir dil olabilirdi.”   *18 Şubat’ta komisyon ortak raporu onaylandı ve üzerine de çokça değerlendirme ve tartışmalarda yapılmaya devam ediyor. Siz ortak rapora taşıyan süreci ve nihayetinde raporu nasıl değerlendiriyorsunuz?    1 Ekim 2024’te el sıkmayla başlayan diye tarifleyebiliriz belki bugün bu döneme ama oradan bugüne gelen süreçte önce çok daha olumlu bir dilin kurulup, giderek bu dilin bir tahakküm diline evrildiğini gördük komisyon sürecinde. Komisyonda gerçekten çok büyük bir çeşitlilikle dinleme yapıldı. Ama bazı dinlemeler, TÜGVA gibi bu meselenin ne kaynağına ne çözümüne etkisi olamayacak çünkü bu akla sahip olmayan yapıların da dinlendiği ve haliyle meselenin muhatapları; asker aileleri ya da gerilla aileleri, kadınlar, işçiler, Kürt halkının söylediklerinin bir laf kalabalığına getirildiği başka başka gereksiz komisyon dinlemeleriyle bir süreç yaşadık. Bu dinlemelerde kendini ifade etmek isteyen annelerin ana dilinde konuşamadığını gördük. Bu soruna yaklaşımı ifade eden Türkiyeli kadınların anlattığı gerçeğin sert bir betona çarptığını da gördük. Örneğin Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi geldiğinde, uygun bir dil kurmaya çalıştıkları halde hakikati anlatırken tepki aldıklarını, komisyon üyelerinin sataştığı, yüksek sesle, şiddetle bastırmaya çalıştığını gördük.  Bunun sonucunda bir komisyon raporu çıktı ve ‘aylardır komisyon raporu çıksın’ diye uğraşıyoruz. Bu komisyon raporunun yazımında çok ciddi tartışmalar oldu. Hatırlarsanız İmralı ziyaretinden sonra da o tutanak komisyon üyelerine dahi verilmemişti ve özet paylaşılmıştı. O özette de tutanağın özeti olamayacak şekilde geçilmeye çalışmıştı ve partimizin müdahalesiyle böyle bir ifade yoksa ‘bu özette de yer alamaz’ müdahalesiyle çözülmüştü.  Tutanaklar da Rojava'ya saldırı döneminde de yayınlandı. Yani komisyonun çalışma prensipleri açısından bazı sorunlar hep vardı. Ama en nihayetinde biz artık bu haldeki bir rapora şerh koymak istediğimizde bu bile bir sorun haline geldi. Oysa Meclisteki bütün komisyon raporlarına şerh koyabiliriz. Özellikle sorunu tariflemekten çok uzak bir dil tercihi vardı. Dil meselenin aslı değildir ama yansımasıdır ve bu yansıma, hakikatin üzerinden olmadı. Hakikati kurmadı, hakikate yönelmedi.  Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ‘Şakiler’ söyleminden ne kadar uzak? Burada bir sorun var. ‘Şaki, eşkıya, terörist’… ama temelde hepsi özgürlükleri için mücadele eden halk. Bizi kesen bir dil olmak zorunda değildi ama toplumsal, hakların barışını tesis edecek bir dil olabilirdi.   “Bazen masadan kalkılmıştır ama en nihayetinde halkın bu sürecin bir tarafı olması o masayı bozulamaz hale getirmiştir.  Komisyon çalışmasından, raporundan bazı şeyler çıkmalıydı. Örneğin TMK’nın kaldırılmasına yönelik önerme çıkmalıydı.”   * Çokça ifade edildi, ‘barışın toplumsallaşması’ hala tartışılıyor, bu tam olarak neyi gerektiriyor? Halk sürecin öznesi haline gelmeden bir barış süreci neden kırılgan olur, bunu biraz açabilir misiniz?   Komisyondaki dinlemelerin önemli bir kısmının raporda bir karşılığı olmadığından bahsettik. Burada şöyle de bir sorun var, bu komisyon çalışması çok üst düzey bir çalışma olarak kaldı. AKP-MHP İttifakı'nın en önemli handikabı barışın halklar arasında kurulmasına zemin sağlamıyorlar. Bizim bu yönde çalışmalarımız da açıktan olmasa da kimi zaman engellemelerle karşılaşıyor. Halk toplantılarımızda polisin kamerayla girmesi gibi. Bu, tartışmayı ve oraya katılımı engelleyen bir şeydir. Haliyle barışın halklaşmasını engeller. Biz toplantılarımıza sadece Kürtleri, Alevileri çağırmıyoruz, herkesi çağırıyoruz. Gelenlerin kendini güvende hissetmediği bir ortama neden olduğunuz anda barışın halklaşmasını engelliyorsunuz demektir.  Komisyon raporu bütün bunların sonucu aslında. Orada ‘terör’ ibaresinin geçmesi, bu sorunun hakları elinden alınmış bir halkın, coğrafyası tanınmamış, yok edilmiş, dili yok sayılmış, dilinin olmadığı iddia edilmiş bir halkın özgürlük mücadelesinin farklı evreleri olduğunu görüyor olmak lazım. Dünyanın her yerinde barış süreçleri çok sert geçmiştir. Bazen masadan kalkılmıştır ama en nihayetinde halkın bu sürecin bir tarafı olması o masayı bozulamaz hale getirmiştir.  Burada halkı sürecin dışında tutarak da masadan canı sıkılanın kalkacağı bir ortam yaratılıyor. Bu da güven vermiyor. Üstelik bu sadece DEM tabanına değil, bu sadece Emek Özgürlük İttifakı bileşenlerinin tabanına, CHP tabanına değil;  AKP-MHP'nin tabanına da güven vermiyor çünkü her an bozulabilecek bir şey için insanlar ahlaki yatırım yapmaktan çekiniyorlar çünkü yarın bu bir gün bu suç olacak.  Geçmişte bunu yaşadık. Haliyle bir sorun devam etmiş oluyor. Burada da bizim en temel yürütmek istediğimiz mesele halklaşması meselesi. Komisyon çalışmasında da bunun değişmesi için uğraştık. Olmadı ama komisyon çalışmasından, raporundan bazı şeyler çıkmalıydı. Örneğin TMK’nın kaldırılmasına yönelik önerme çıkmalıydı.    “Bazı meseleler çok açıkta kalıyor. Örneğin ana dili meselesinin yaşamsal olduğunu kabul etmek lazım. Ciddi bir mesele ve komisyon bununla ilgili net tutum almadı. Bunları satır aralarında gördü.”   *Raporda kimi meselelerin yeni bir yasaya bile ihtiyaç duyulmadan çözülebileceğini tespiti de var. Anadil, hasta tutsaklar yeterince yer bulmama noktasında da eleştirildi. Eğer hukuki zemin zaten varsa, siyasi iradenin adımlarını hızlandırmamasını nasıl okumalıyız?   Tabii komisyon raporunda bahsedilen kimi meselelerin yasa bile çıkartmaya gerek olmadan mevcut yasalarla yapılabileceğini biliyoruz; hasta tutsağın bugün hapishaneden çıkması için yasa ihtiyacımız yoktur. Siyasi iradenin yargı ve sağlık mekanizması üzerinde baskısını çekmesi yeterlidir.  Demokrasiye dair, insan haklarına dair bir yönerge ile ‘bu artık böyle çözülecek’ demesi de yeterlidir çünkü yasalar buna uygundur. Bu raporda bazı olumlu değerlendirmeler var ama bunların yapılması için de topu taca atmaya gerek yok. Tabii bazı meseleler çok açıkta kalıyor. Örneğin ana dili meselesinin yaşamsal olduğunu kabul etmek lazım. Komisyonda bir anne ‘ben kendimi Kürtçe ifade etmek istiyorum, daha iyi ifade ederim’ demişti. Tabii sonra şöyle savundular ‘ne kadar güzel kendini ifade etti, ihtiyacı yokmuş.’ Hayır, ana dilinde ifade etseydi çok daha iyi ifade edecekti çünkü duygusunu anlatabilecekti. Bu mesele insanların duyguları üzerindeki tahribatı da konuşmamız gereken bir mesele. Savaş bizi psikolojik olarak parçalayan bir süreçtir. Bunu en iyi ana dilinde anlatırsın. Annelerin bunu yapma hakları elinden alındı ve sonra da ‘ne kadar iyi ifade ettin’ dediler hayır,  onlar çok iyi politize olmuş insanlar çünkü bu savaşa karşı mücadele ederken politize oldular. Devletin politikaları nedeniyle kendilerini çok iyi savunuyorlar, bir kısmı yargılandı. Davalarına giderken trafik kazasında hayatını kaybeden, çocuklarını görmeye giderken hapishane yolunda trafik kazalarında hayatını kaybeden anneler var. Bu devletle mücadele ederken bu dili çok etkin kullanmayı öğrenirler. Ama hala duygusunu ve düşüncesini en iyi ana dilinde ifade eder çünkü bir benzetmeyi en iyi ana dilinde yapar.  Ana dili meselesi öyle geçebileceğimiz mesele değil.  Ki anadil meselesi kadın hareketi, feministler açısından kadınların yaşamda var olmasına yönelik önemli bir ihlal olduğunu biliyoruz. Çünkü kendimizi savunmanın en önemli aracı dil.  Ana dil eğitimi vermediğin, ana dilinde eğitim hakkını tanımadığın her çocuk ve genç için onun bilimsel üretimde bulunma, felsefi faaliyette bulunma hakkını elinden alıyorsun. Yani aslında bir insan olarak var olma hakkını elden alıyorsun. Ciddi bir mesele ve komisyon bununla ilgili net tutum almadı. Bunları satır aralarında gördü, ciddiye almadı. Ya da çok ciddiye aldığı için yok saydı. Her iki tablo da kötü tablolar.    “Kürdistan meselesini, Kürt halkının sorunlarını, yatırım meselesi olarak okumak ciddi bir saptırma.  Orada sömürge politikaları sorunu var. Oraya ekonomik yapıyla bakamazsın, meseleyi daraltma var.  Ulusal özgürlük talebiyle isyana girmiyorsa bir Aksaraylı demek ki Hakkari'de başka bir sorun var. Ekonomi değil.”   *Diğer bir tartışma ise Kürt sorunun ne üzerinden tariflendiği meselesi oluyor. Zira komisyon dinlemelerinde birçok sermaye, iş adamı ve ekonomi temelli yapılar dinlenmeye çağırılmıştı. Ekonomi, sorunun çıktısı olarak elbette önemli ama sizce bu meselenin özünü belirleyen, ekonominin ötesindeki asıl dinamik nedir?   Komisyonda şu yaklaşım çok sıkıntılı: Kürt sorununu bir yatırımlar ve ekonomi sorununa indirgeyemezsin. Ekonomi konuşacaksak, ekonomik altyapıyı, ekonomi politiği konuşmak zorundayız. Durum şu, Kürdistan'ın sömürge statüsü aslında Kürdistan'ın kaynaklarının sömürülmesi meselesi. Bu kaynaklar üzerinde halkın hiçbir karar verme yetkisinin olmaması meselesi. Gerçi biz Türkiye'de de aynı sorunu yaşıyoruz. Kara para aklama ile yurt dışında alınan Ahlatça Altın örneğin İzmir'de maden sahası ihalesini aldı. Bizim buna ilişkin söz söyleme hakkımız da elimizden alındı. Her yerde bir talan ekonomisi dönüyor. Kürdistan'da daha ağır. Her gittiğimizde, bir tepe daha ağaçsız kalmış , bir dere daha kurumuş, bir yerde daha Limak'ın çimento fabrikası kurulmuş. Her yerde Limak var Kürdistan'da. Nerede bir doğa katliamı var, nerede bir rant var, Limak var. Kürdistan meselesini, Kürt halkının sorunlarını, yatırım meselesi olarak okumak ciddi bir saptırma.  Orada sömürge politikaları sorunu var. Kayyumları nasıl tarifleriz, sömürge valisidir.  Oraya ekonomik yapıyla, yatırımlarla vesaire bakamazsın, meseleyi daraltma var.  Sorunun hem neden ortaya çıktığını söylemiyor hem de yeterince yatırım yapılmadığı için diyor.  Anadolu'da kimi küçük şehirler var sanayisi olmayan, buralarda halkın böyle taleplerle bir isyana girişmemiş olmasını nasıl tarif edeceksin?  Ulusal özgürlük talebiyle isyana girmiyorsa bir Aksaraylı demek ki Hakkari'de başka bir sorun var. Ekonomi değil. Sonuçların arasında ekonomi olan başka bir sorun var. Haliyle bununla baş etmek zorundayız.    “Biz çözümden yana irademizi ortaya koyuyoruz. Bu evet, komisyon raporunu salt kabul etmek değil. ‘Her şeye rağmen çözüm irademiz var’ demek. ‘Ne olursa olsun biz masadan kalkmıyoruz’ demek.”   *Rapora ilişkin eleştirilere rağmen ‘evet’ demek neden önemliydi?   Kadınlar, işçi sınıfı, Kürt halkı açısından somuta ermeyen bir rapor var, çözümden de uzak ama hala şunu söyleyebiliriz. İçerisinde gerçekten yasalara ihtiyaç duymadan soruna kimi müdahaleler yapabilecek noktalar var. Bizim çağrımız yine de bu noktalarda harekete geçilmesidir. Hapishanelerden ana diline, yasalara uzanacak bir yöntemi ortaya çıkarabilir.  İki sosyalist parti ‘hayır’ oyu verdi ve bu hayır oyunda da Kürt halkına dair bu raporun eksiklerinden bahsetti.  Bu süreci destekleyen, Kürt halkı ile birlikte olmak üzere destekleyen sosyalistlerin bu rapora ‘evet’ diyememesinin devletin sorumluluğunda olduğunu görmek lazım. İkna edemedikleri için, güven vermedikleri için oluyor. Bunu dışında da bizim ‘evet’ dememizin nedeni ise biz, bu süreçte o komisyonu kurdurtan partiyiz. Biz istedik. Biz toplanmasını istedik, dinlenme listeleri oluşturduk. İmralı'ya gidişine zorladık. Komisyonun birçok şey yapması için çok ciddi mücadele verdik. Elbette ‘evet’ diyeceğiz. Bunda bir sıkıntı yok. Ama bizim evetimiz şöyle anlaşılmasın. Biz tabi olmuyoruz. Biz çözümden yana irademizi ortaya koyuyoruz. Bu evet, komisyon raporunu kabul etmek değil. ‘Her şeye rağmen çözüm irademiz var’ demek. ‘Ne olursa olsun biz masadan kalkmıyoruz’ demek ve halka da bu anlamda bir güven vermek.  O yüzden bu güvensizlik meselesi çokça konuşuluyor, bize de çok soruluyor. Kendi mücadelemiz ve irademiz dışında bir şeye güvenmediğimizi ifade ediyoruz. Masada oturanları desteklememiz gerektiğini ifade ediyoruz çünkü en nihayetinde çözüm istediklerimizle olmaz tam da istemediklerimizle çözümü konuşmak zorunda kalırız.  O yüzden o ‘evet’ oyu biz bu masada oturanı, bu masayı kuranı hep destekleyeceğiz. Vazgeçmeyeceğiz ve yalpalamayacağız mesajıdır. Bence halka güven veren bu tutumun kendisinde iktidar ve devlette doğru okumalılar.    “Bazı şeyler gerçekten yanlışın durmasıyla da çözülebilecek durumda. Sayın Öcalan diyor ya ‘ne kandıralım ne kandırılalım.’ Eşit, adil ve çözüme yönelik bir denklem anlatıyor. Çok basit. Bunu kendisi için de anlatmıyor sadece, hepimiz için anlatıyor.”   *Bir diğer mesele yine AİHM, AYM ve bazı kararların uygulanmamasına yönelik tespitler yapılmış ve bunları ‘görünmez bir el uygulamıyormuş gibi’ bir tespit ile bir mekanizma kurulması önerisi çıkmıştı. Bu kararların uygulanmasına yönelik tespitler hakkında ne düşünüyorsunuz?    Yasalarda haklarımızı koruyan maddeler, içtihatlar da var. Tek yapılması gereken bunun uygulanması yönlü adım atılması. Bizim, bazı meselelerde mekanizmalara ertelenecek maddelere ihtiyacımız yok. Bazı meselelerde yasaya ihtiyacımız var. TMK’a meselesi bir yasa, kanun meselesidir. Tabii ki orada yasaya başvurursun. Ama TMK’daki usulsüz yargılamalarda içtihatlar yeterlidir. AYM ve Yargıtay içtihatları yeterlidir. Buna göre hareket edilmesi yeterli olacaktır. Ya da ana dilinde eğitimin önünde temelde içtihat engeli yok. Sadece ana dilinde eğitim veren okulların kapısı 2 cm dar diye kapatılmamasına ihtiyacımız var. Ana dil kursu veren derneklerin işlerinin kolaylaştırılması çünkü buralar kar odaklı değil, buralarda ne yapıldığı çok açık, denetlenebilir ama onları kimi yasal sorunlarla karşı karşıya getiriyorlar. İzmir'de yaşadık; Avesta, kaymakamlık yazı yolluyor belediyeye ve belediye de ‘Ben bunu niye uyguluyorum’ demiyor. Gidiyor uyguluyor. Bunun durması gerekiyor. Bazı şeyler gerçekten yanlışın durmasıyla da çözülebilecek durumda. Yanlışa hayır değin. Yanlış uygulamadan vazgeçin. Sayın Öcalan diyor ya ‘ne kandıralım ne kandırılalım.’ Bir denklem anlatıyor. Eşit, adil ve çözüme yönelik bir denklem anlatıyor. Çok basit. Bunu kendisi için de anlatmıyor sadece, hepimiz için anlatıyor. Bu yasalar meselesinde bu ertelemecilik, sorunu ertelemek ve bir dünya savaşının eşiğinde emperyalistlerin bu bölge üzerinde bu savaşı tüketme hamlesi varken, ‘bu savaşta rol alırsam Kürtlerle sorunu çözmekten de vazgeçebilirim’ aklının da olduğunu görmek lazım. İsrail HTŞ'le anlaştı Rojava'ya saldırı oldu. İran'a  tamamen girmeye karar verdiklerinde süreci akamete uğratmak isteyebilirler.   Özellikle komisyon çalışmalarının yavaşladığı ve raporun uzadığı dönemin, İran'a saldırı ihtimalinin arttığı bir dönem olduğunu hatırlamakta yarar var. O dönem süreci beklemeye almaya çalıştılar. Hâlâ bir savaş sorununu çözmeye çalışırken hala savaşa yönlenen bir mekanizma, bir akıl var. Bundan da kurtulmak lazım çünkü birazcık siyaset bilimini bilen ya da birazcık dünya siyasetini takip edenlerin bugün o savaşlardan karla çıkamayacağını anlaması lazım.  O savaştan Amerika, İngiltere, Fransa karla çıkabilir. Sen bu coğrafyada karla çıkamazsın.  Ülke olarak karla çıkmaktan bahsetmiyorum, senin ailen bile karla çıkamaz oradan çünkü bu coğrafyada diktatörlerin sonunu gördük. Saddam'ı da gördük, Esad'ı da gördük. İslam bir kavram vardır,  akıl bali olmak. Akıl bali davransınlar diyelim.    “Raporda ne bu boyutu göründü ne bunun dışında kadınların toplumsal yaşamdan dışlanması ve savaşla birlikte militarizme bağlı olarak erkek şiddetin meşrulaşması görüldü ne de kadınların çözüme dair önerileri görüldü. Aslında kadınlar çok şey anlattılar”   *Son olarak şunu da sormak isterim;  özellikle kadın haraketli ve komisyonda dinlenen BİV, rapora ilişkin kadınların taleplerinin görünmemesine karşı ciddi bir eleştiri sundu. Bu konuda ne söylersiniz? Savaşı en derin yaşayan kadınlar iken…   Tabii savaş diyoruz biz doğru bir tanımlamadır ama bir savaş değil de ‘terör sorunu’ olarak tanımlayınca kadınların yaşadıklarını da yok sayma devreye giriyor. Oysa hepimiz hatırlıyoruz; Öz yönetim direnişleri sürecinde evlerin yatak odalarında aynalara yazılanları, kadınların çamaşırlarının fotoğrafları gibi ayrıntıya girmek istemiyorum. Ve bunu sonra biz batıda da kimi evlerde yapıldığını gördük. Duvarlara çizilen resimler, yazılar… Oradan buraya taşınmış oldu. O yüzden de biz net söyleyebiliyoruz;  Komisyon bir savaş realitesini tanımadığı gibi ‘terör’ meselesinde de birkaç ‘terörist’ diye gördüğü için halkın yaşamının ne hale geldiğini ve bunun aslında devletin kolluk kuvvetleri tarafından yapıldığını atlıyor. Şunu hatırlayabiliriz,  90'ların sonuydu, küçüktüm ama hatırlıyorum çünkü çok ciddi bir meseleydi. Kadınlar, anneler göz altında ve hapishaneye getirilirken uğradıkları cinsel şiddetti mektuplar halinde yayınlamaya başlamışlardı. Ben de örgütlü mücadeleye katıldığımda bunun şöyle olduğunu öğrendim. Kadınlar birbirleriyle konuşuyorlar, ağır bir saldırı çünkü ve her gelen koğuşlara aynı saldırıya uğramış olarak geliyor. Ve bunu nasıl durdururuz diyorlar, bunu ifşa ederek, teşhir ederek durdururuz çünkü bu saldırı kadınları susturmak, sindirmek, mücadeleden düşürmek için yapılan bir saldırı, cinsel saldırı özellikle kadınlara yönelik. Haliyle dünya litaratüründe bile ‘devlet kaynaklı cinsel şiddet’ diye bir tarifi var bunun. Kadınların ‘o zaman bunun karşısında susmayacağız, en yüksek şekilde sesimizi çıkartacağız’ dediği bir mesele ve hapishanelerden gelen mektuplarla, suç duyurularıyla öğrendik.  Annelere atfedilen roller açısından da 50-60-70 yaşındaki kadınların bunu ifade etmesi çok büyük bir güç açığa çıkarmak demek. Bu cinsel saldırıları önemli oranda durduruyorlar.    Savaşın ortasında yaşayan kadınlar cesurca anlatılar   Ama bugün, hatırlarsanız enternasyonal bir gençlik heyeti Suruç'a geldiğinde onlar gözaltına alındılar ve İstanbul GGM'de uğradığı cinsel şiddeti anlattı. Yani tekrar hortluyor da bu cinsel şiddet. İsrail hapishanelerinde Filistinli kadınlara tecavüz ediliyor. Onlar da konuşmaya çekindikleri için bu gündem olmuyor ama yine İsrail'e giden bir heyetten bir genç kadın çıkıp bunu açıkladığında dünya için görünür oldu.  Bu mekanik, dikkat çekmeli: Savaşın olduğu coğrafyalarda, ister siyonist olsun ister olmasın devletler kadına yönelik suçlarla, cinsel suçlarla da anılıyor çünkü bu suçları işliyorlar. Ve raporda ne bu boyutu göründü ne bunun dışında kadınların toplumsal yaşamdan dışlanması ve savaşla birlikte militarizme bağlı olarak erkek şiddetin meşrulaşması görüldü ne de kadınların çözüme dair önerileri görüldü. Aslında kadınlar çok şey anlattılar, 10 yıllardır anlatıyoruz. Hele savaşın ortasında yaşayan kadınlar gerçekten çok cesurca konuşuyorlar ama yok sayılıyorlar. Hatırlarsanız “bir kadın olarak sus sözünü”,  “bir kadın olarak konuşursan ben de duymam” diyen bir karşılık artık alıyoruz. Sus diyemiyorlar, “konuş ama ben yok sayacağım” diyorlar. Rapor da kadınların sözünü, mücadelesini ve çözüm önerilerini tamamen görmezden geldiler.  Burada kadına yaklaşımın depolitize edildiğini söyleyebiliriz. Politika yapan kadının da yok sayıldığını,  çok kapsamlı bir şekilde yaklaşımın ne kadar sıkıntılı olduğunu görebiliyoruz. Bu vesileyle bir çağrı yapmak istiyorum. Özellikle Türkiyeli kadınlara,  Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, bütün kadınların, kendinizi nerede tariflediğiniz ile ilgili bir şeyimiz yok, siyaseten nerede durduğunuz değil, hakikaten canı gönülden kadınların barışa ne kadar ihtiyacı olduğu fikriyle alakalı bir yer. Çalışmalara katılmaya davet ediyorum çünkü ne kadar bu meselenin halka yayılması engellenmek isteniyorsa da biz de kendi kanallarımızı üretiyoruz.