Dünya Basın Özgürlüğü Günü: Barışın dilini örgütlüyoruz 2026-05-02 09:32:13   Melike Aydın    İSTANBUL - 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü nedeniyle konuşan gazeteciler, yaşadıkları zorluklara dikkat çekerek, "Medya, iktidarın elinde halkları kutuplaştıran bir aygıtken; bizim dilimiz toplumsal sorunların odağına inen bir dil olmalı. Bizler barışın dilini örgütlemeye çalışıyoruz" dedi.    Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, tarafından 3 Mayıs 1993 yılında "Dünya Basın Özgürlüğü Günü" ilan edildi. Basın üzerindeki baskılara dikkat çekmek ve mesleğini icra ederken hayatını kaybeden gazetecileri anma günü olan 3 Mayıs'ta dünyada özgür, bağımsız ve çoğulcu bir basının önemine dikkat çekiliyor. Dünyanın her yerinde basın meslek örgütleri ve gazeteciler kendi ülkelerinde yaşadıkları sorunlara dikkat çekerek, çözüme dair taleplerini dile getiriyor.    Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün hazırladığı 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde Türkiye, 180 ülke arasında 163. sırada yer alıyor. Baskı, gözaltı, tutuklama, şiddet ve sansürün gölgesinde Türkiye ve Kürdistan'da mesleğini icra eden gazeteciler de bu yıl özgür ve demokratik bir toplumda gazetecilik yapmak isteğini yinelemeye devam ediyor.    Gazeteciler ile 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü ve yaşadıkları sorunları konuştuk.    Kendilerini tanımlarken kimliklerinden bağımsız bir gazetecilik düşünmediklerini ifade eden Eylem Babayiğit, "Kendimizi tanımlarken, yargılandığımız davalarda ya da sahada karşılaştığımız tüm baskılara karşılık verirken bir kimlik açıklaması gereğinde bulunuyoruz. Özellikle erkek devlet politikalarını teşhir eden kadın gazeteciler olmanın getirdiği ayrı mücadele biçimleri var. Medyanın eril diline ve devletin sistematik şiddetine karşı, kendi şahsına münhasır bir dil ve çalışma gerçekleştirmek durumunda kalıyoruz” dedi.    ‘Yargı tacizi itibarsızlaştırma girişimidir’   Eylem Babayiğit "Eskiden direkt 'örgüt üyeliği' gibi suçlamalarla gazetecilik faaliyetlerimiz engelleniyordu. Şimdi ise 'halkı yanıltıcı bilgiyi yayma' gibi gerekçelerle bir itibarsızlaştırma girişimi söz konusu. Sahada alanlarımız daraltılırken, sanal medyada dijital sansürle karşılaşıyoruz. Artık mesleki faaliyetleri sürdürmek bir cesaret işi haline geldi. Bu yargı tacizi sadece Kürt basınına değil, Kürdistan'a ve Kürt halkına dönük bir taciz politikasıdır. Medya patronları iktidarın gerçeği örtme politikalarını sergilerken, biz gerçeği açığa çıkarıyoruz. Bu yüzden yaptığımız iş politiktir" diye belirtti.    ‘Sömürüyü teşhir ediyoruz’   Kürdistan’da yürütülen özel savaş politikalarına değinen Eylem Babayiğit, kadın gazetecilerin bu yapıları deşifre ettiği için hedef alındığını söyledi. Eylem Babayiğit, "Kürdistan’a özgü güvenlikçi politikaları teşhir ettiğimiz zaman, bunların özel savaş politikalarına dönüştüğünü görüyoruz. Bu bölge sadece ekonomik olarak değil, kadın bedeni üzerinden de sömürülüyor. Biz bu sömürge düzenini, çeteleşmiş yapıları ve onları besleyen siyasi aklı teşhir ettiğimiz için yargı tacizine, gözaltı ve tutuklamalara maruz kalıyoruz. JINNEWS Haber Ajansı burada çok ayrı bir yerde duruyor. Kadının kalemiyle atılan her başlık, erkek zihniyetinin konforunu bozan bir isyanın dilidir. Bu nedenle tüm dünya kadınlarına ilham olan bir yerdedir" ifadelerini kullandı.    ‘Barışın dilini örgütlüyoruz'   Dayanışmanın önemine ve çözüm sürecindeki toplumsal taleplere vurgu yapan Eylem Babayiğit, sözlerini şu şekilde tamamladı: "Söz konusu Kürt olunca muhalif basın bile dayanışmayı göz ardı edebiliyor. Bizim motivasyonumuz halktan ve Kürt kadınlarından aldığımız umuttur. Medya, iktidarın elinde halkları kutuplaştıran bir aygıtken; bizim dilimiz toplumsal sorunların odağına inen bir dil olmalı. Kürt kadın gazeteciliği kadını mağdur değil, özne olarak kabul eden bir güçtür. Bizler barışın dilini örgütlemeye çalışıyoruz. Halkın temel talebi somut yasal adımlardır. Sadece Kürt ve gazeteci olduğumuz için yargılanmadığımız, temel hakların yasalarla güvence altına alındığı bir süreci yayıncılığımızda dile getirmeye devam edeceğiz."   'Sosyal ölüme mahkum ediliyoruz'   Gazetecilik çizgisini korumanın bedelinin işsizlik ve adliye koridorları olduğunu belirten Neşe İdil, bu sürecin nasıl bir baskı mekanizmasına dönüştüğünü ifade etti. Neşe İdil, "Bir çizgi belirleyip oradan devam ediyorsan çalışabileceğin yerlerin sayısı otomatik olarak kısıtlanıyor. Davalar, soruşturmalar, sürekli adliye koridorları... Bu seni vebalı bir insan gibi hissettiriyor. Bir hapis cezası aldığın zaman ismin aratıldığında karşına bu çıkıyor ve otomatik olarak açlığa mahkûm ediliyorsun. Eğer İngilizce bilmeseydim, çeviri yapmasaydım ne yapardım bilmiyorum. Seni bir sosyal ölüme mahkûm etmeye çalışıyorlar; bu tamamen bilinçli bir politika" dedi.    ‘Popüler değilsen kimsenin umurunda olmuyor’   Medya dünyasındaki dayanışma eksikliğine ve sendikaların yetersizliğine değinen Neşe İdil, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığının aşılması gerektiğini vurguladı. Neşe İdil, "Özgür basında bir sürü tutuklama ve operasyon olduğu zaman, 'popüler' gazetecilere çıkarılan ses kadar sahip çıkılmıyor. Bu da o kılıcın (Demokles’in kılıcı) çok rahat sallanmasına yol açıyor. Bazı gazeteciler buna boyun eğmezken, toplumun ve diğer meslektaşların sahip çıkmaması büyük bir sorun. Sendikaların da bazı yerlerle ilgilenip bazılarını 'radikal' veya 'marjinal' bularak dışlaması, dayanışma açısından sektörün ne kadar eksik olduğunu gösteriyor. Kürt illerinde görev yapan gazeteciler senden daha az gazeteci değil” diye belirtti.    Dijital medya saldırıları   Dijital medyada  maruz bırakıldığı organize saldırılara ve cinsiyetçi tacizlere dikkat çeken Neşe İdil, devletin bu konuda korumacı bir refleks göstermediğini söyledi. Neşe İdil, "Kadın olduğun zaman saldırıların boyutu çok farklı bir yere gidiyor. Bir erkek gazeteciye küfredip geçiyorlar ama kadın olduğun zaman taciz direkt bedenine saldırıyor. Bu saldırılar genellikle organize; CİMER üzerinden şikayet kampanyaları yürütülüyor. Ancak biz şikayetçi olduğumuzda 'kime söylendiği belli değil' diyerek takipsizlik veriliyor. Zaten kadınları ölümden koruyamayan devlet, bize hakaret edildiğinde harekete geçmiyor. Aksine, failleri koruyan bir politika izleniyor" diye belirtti.    Çözüm odaklı gazetecilik   Ekmek ve Gül muhabirlerinden Sıla Altun ise "Bizim açımızdan özellikle direniş alanlarında ya da günlük yaşantısında şiddet ve sömürü yaşayan kadınlarla yaptığımız haberler, yalnızca durumu ortaya çıkarmak üzerine değil. O soruna karşı mücadele edebileceği alanları bulmasını sağlamak üzerine şekilleniyor. Öyle bir yoldaşlık ilişkisi kurmaya çalışıyoruz. Bir kadının kendi yoksulluğuna karşı hissettiği çaresizliği anlatırken temel aldığımız nokta, bu soruna karşı diğer kadınlarla birlikte nasıl mücadele edebileceğini göstermektir. Bizim kurduğumuz dil, kişisel bir mücadele debelenmesi değil, birlikte mücadeleyi örgütleyen bir dildir" dedi.    'Dayanışma sahayı dönüştürüyor'   Sektördeki eril şiddet ve güvencesizliğe karşı kadın gazetecilerin yan yana durmasının hayati önemde olduğuna işaret eden Sıla Altun, "Kadın gazeteciler hayatın her alanında baskıyla karşılaşıyor ve bu iş yerlerine de yansıyor. Orada yan yana durmak, birbirinin dert ortağı olmak erkek egemenliği karşısında yalnız olmadığını hissettirmek açısından çok önemli. Kadın gazetecilerin kendi aralarında kurdukları bağ; bir haber kaynağına erişimden, şiddete karşı meslektaşından destek almaya kadar geniş bir alanı kapsıyor. Bu dayanışma sahadaki erkeği de değiştiriyor; kadının olduğu ortamda çalışmayı öğrenmek zorunda kalıyorlar. Bu da ancak kadınların örgütlü varlığıyla mümkün oluyor” sözlerini kullandı.    Kadın odaklı habercilik hedefte   Kadın yayıncılığına yönelik sansür ve erişim engeli kararlarının siyasi atmosferden bağımsız olmadığını kaydeden Sıla Altun, "Geçtiğimiz yıl bir röportaj sonrası Twitter hesabımız askıya alındı ve hala açılmadı. Özellikle cinsel saldırı, istismar ve kadın cinayeti haberlerine yoğun bir erişim engeli getiriliyor. Faillerin 'lekelenmeme hakkı' gibi gerekçelerle haberlerin silinmesi isteniyor. Bu, gösterilmek istenen şiddetin boyutunu gizlemeye çalışan bir yöntemdir. Ancak bu baskılar Ekmek ve Gül açısından 'suya sabuna dokunmayalım' gibi bir şeye dönüşmüyor. Ne demek istiyorsak aynısını demeye devam ediyoruz” dedi.   'Saldırılara karşı örgütlü duralım'   Gazetecilik mesleğinin yapılamaz hale getirilmeye çalışıldığına dikkat çeken Sıla Altun, çözümün örgütlenmekten geçtiğini söyledi. Sıla Altun, "Zaten son süreç mesleğini yaptırmamaya varan bir noktada. Her alanda bir gözdağı verilmeye çalışılıyor ve bizler doğrudan hedef haline geliyoruz. Eğer karşımızda örgütlü bir saldırı varsa, bizim de örgütlü durmak dışında bir seçeneğimiz yok. Sendikaları nasıl güçlendireceğimizi, sözümüzü nasıl büyüteceğimizi daha fazla konuşmaya ve hızlıca örgütlenmeye ihtiyacımız var. Karşıdan böyle bir saldırı dalgası gelirken yegane seçeneğimiz budur” diye konuştu.