Barışın nekropolitik sınırları: Ölümün yönetimi, yas ve tanınma mücadelesi 2026-09-04 09:05:30   “Nekropolitika burada istisnai bir durum değil süreklilik kazanmış bir yönetim tekniğidir. O nedenle bugün içinden geçtiğimiz çatışmasızlık sürecinde dahi önceki tarihlerde yaşamını yitiren savaşçıların cenazelerinin teslimine ve yas tutma ritüellerine müdahale edilmekte, yakınlarının taziye kurmalarına engel olunmakta, mezar taşları yerlerinden sökülmekte ya da kırılmaktadır.”   Gulan Çağın Kaleli   Herkese bir bakışı var ölümün.   Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.   Bir ayıba son verir gibi olacak,   belirmesini görür gibi   aynada ölü bir yüzün,   dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı.   O derin burgaca ineceğiz sessizce.   Cesare Pavese   Barış, siyasal literatürde çoğu zaman çatışmanın sona ermesi, silahlı mücadelenin durması ya da hukuki uzlaşı mekanizmalarının işletilmesi üzerinden tanımlanır. Ancak bu tanımlar, barışı dar bir güvenlik meselesine indirger. Oysa barış, yalnızca yaşayanlar arasında kurulan bir düzen değil; ölülerle kurulan ilişkinin niteliğinde de açığa çıkan bir etik-politik rejimdir.   Bu yazıda barışı, yaşam merkezli biyopolitik bir çerçeveden çıkararak ölümün yönetimi üzerinden işleyen nekropolitik boyutuna odaklanmayı amaçladım. Özellikle ölü bedenlere dönük saldırılar; defin hakkının ve ritüellerin engellenmesi, ölü bedenlerin teşhiri, itibarsızlaştırma ve nihai olarak yas tutma hakkının engellenmesinin, barış ve demokratik toplum sürecinin inşasında yüzleşme için büyük bir davet olduğunu düşünüyorum. Bu dönem tartışmalarında, yaşayanlar arasındaki eşitlik ilkesinin konuşulduğu kadar ölüler arasında da bir eşitliğin sağlanması kaçınılmaz olmalıdır. Yaşamlarının sınırı çizilmek istenen “ötekilerin”, sınırları aşan cesaretine karşılık, ölümün reva görülmesi ve veda hakları ellerinden alınanların gerçekliğiyle başa çıkmanın zorluğu, hepimiz için politik bir sorumluluk olarak önümüzde duruyor.   Nekropolitika ve ölümün politik yönetimi   Modern siyasal iktidar genellikle yaşamı düzenleyen, koruyan ve çoğaltan bir güç olarak düşünülür. Michel Foucault’nun geliştirdiği biyopolitika (Michel Foucault, Society Must Be Defended) kavramı, bu yaklaşımın teorik çerçevesini oluşturur. Ancak 20. ve 21. yüzyılda yaşanan soykırımlar, sömürge savaşları, işgaller, sınır rejimleri ve değişiklikleri ile olağanüstü yönetimler, iktidarın yalnızca “yaşatma” politikası üzerinden şekillenmediğini bizlere göstermiştir. Dolayısıyla Achille Mbembe, bu çerçevenin sömürgecilik, ırkçılık ve sürekli savaş koşullarını açıklamakta yetersiz kaldığını ileri sürer. Ona göre modern iktidar, yaşamı yönetirken aynı zamanda ölümü de örgütler; bazı yaşamları korunmaya değer kılarken, bazılarını ölüme terk edilebilir hale getirir. (Achille Mbembe, “Necropolitics”, Public Culture). Bu noktada Mbembe’nin ortaya koyduğu nekropolitika kavramı, modern egemenliği ölüm üzerinden yeniden düşünmeyi mümkün kılar.   Mbembe, nekropolitikayı iktidarın ölümü yönetme, dağıtma ve normalleştirme kapasitesi olarak ele alır. Foucault’ya göre modern iktidar, klasik egemenlik biçimlerinden farklı olarak öldürme hakkından çok yaşamı düzenleme gücü üzerinden işler. Nüfus politikaları, sağlık politikaları, disiplin mekanizmaları ve normalleştirme pratikleri, bu biyopolitik düzenin temel araçlarıdır. Bu çerçevede iktidar, kimi koruyup yaşattığına kimi korunmasız bırakarak ölüme terk ettiğine karar veren bir yönetim biçimi olarak işlev görür.   Mbembe, bu analizin önemli olmakla birlikte yetersiz kaldığını savunur. Ona göre modern dünyada ölüm, hâlâ iktidarın merkezinde yer alır; hatta bazı coğrafyalarda iktidarın asli işlevi haline gelir. Bu nedenle Mbembe, biyopolitikanın ötesine geçerek ölümün doğrudan siyasal bir teknik olarak örgütlenmesini açıklayan nekropolitika kavramını geliştirir. Nekropolitika, yalnızca fiilî öldürme eylemlerini değil; yaşamı sürekli ölüm tehdidi altında tutan, insanları yavaş ölüme mahkûm eden ve varoluşu değersizleştiren iktidar biçimlerini de kapsar. Böylece nekropolitika, ölüm ile yaşam arasındaki sınırın silikleştirildiği bir yönetim mantığını tarif eder. Nekropolitikayı açıklarken egemenlik kavramına dönmemiz gerekir. Klasik siyaset teorisinde egemenlik, istisna haline karar verme ve öldürme yetkisiyle tanımlanır. Mbembe’ye göre modern egemenlik bu yetkiyi kaybetmemiş, aksine belirli nüfuslar ve mekânlar üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu bağlamda nekropolitik iktidar, “kimin yaşayacağına ve kimin ölebileceğine” karar verme gücüdür. Ancak bu karar, hukukun evrensel ve eşit uygulanmasıyla değil; hukukun gri alanlarında gerçekleşir. Bu nedenle nekropolitika, çoğunlukla olağanüstü haller, işgaller ve savaş koşullarıyla birlikte düşünülür. Ayrıca savaş koşulları düşünüldüğünde, ölüm üzerindeki bu egemenlik istisnai değil, sistematik ve süreklidir. Bu nedenle nekropolitika, modernitenin bir sapması değil; onun karanlık ama kurucu yüzüdür. Avrupa merkezli insan hakları ve hukuk anlatıları, sömürgelerde kurulan bu ölüm rejimleriyle birlikte düşünülmeden eksik kalır. Evrensellik kavramı içinde eriyen “öteki” olarak yaşayanların varlığı tanınmaz; yaşamları, sürekli şiddet tehdidi altında sürer ve korunmaya değer görülmez. Dolayısıyla nekropolitikanın yalnızca bedensel ölümü değil, siyasal ve toplumsal ölümü de ürettiğini söylemek mümkündür. Böylece ölüm, tekil bir olay olmaktan çıkarak süreğen bir yaşam koşuluna dönüşür. Modern iktidarı yalnızca yaşamı yöneten bir güç olarak değil, ölümü örgütleyen bir siyasal düzen olarak düşünmek mümkün hale gelir. Bu yaklaşım, biyopolitikanın sınırlarını aşarak sömürgecilik, egemenlik, mekân ve şiddet arasındaki ilişkiyi yeniden kurar. Nekropolitika, ölümün istisnai değil, sistematik biçimde dağıtıldığı bir dünyada yaşadığımızı gösterir.    Yas ve tanınma: Kimlerin hayatı yas tutmaya değerdir?    Judith Butler, bazı hayatların kamusal olarak yası tutulabilirken bazılarının ise sessizliğe mahkûm edildiğini vurgular. Butler, özellikle Precarious Life ve Frames of War adlı çalışmalarında, modern siyasal düzenlerin yalnızca kimin öldürülebileceğine değil, kimin ölümünün yas tutulabilir sayılacağına da karar verdiğini ileri sürer. (Judith Butler, Precarious Life: The Powers of Mourning and Violence ). Butler’a göre bu karar, etik olmanın yanı sıra derinlemesine siyasaldır ve egemen iktidar tarafından kurulan algısal ve söylemsel çerçeveler aracılığıyla işler.   Butler’ın “yas tutulabilirlik” (grievability) kavramı, Mbembe’nin nekropolitika yaklaşımıyla birlikte okunduğunda, ölüm rejimlerinin yalnızca bedensel yok etme üzerinden değil, sembolik ve duygulanımsal dışlama üzerinden de kurulduğunu gösterir. Bir yaşamın yasının tutulabilir sayılması, o yaşamın baştan itibaren “yaşam” olarak tanınmasına bağlıdır. Yasın reddi ise, ölümden önce gelen bir siyasal yok saymanın devamıdır.    “Öteki”nin yaşamı ve ölümü, Butler’ın tarif ettiği yas tutulamaz yaşamlar kategorisine karşılık gelir. Burada mesele yalnızca ölümün kendisi değil; ölümün ardından gelen duygulanımsal yasak, yani yas tutma hakkının gasp edilmesidir. (Judith Butler, Frames of War: When Is Life Grievable?) Butler’a göre yasın engellenmesi, şiddetin sona erdiğini değil; şiddetin başka bir düzeyde sürdüğünü gösterir. Çünkü yas tutulamayan ölüm, siyasal topluluğun dışında bırakılmış bir yaşamın göstergesidir. Bu anlamda yas, yalnızca kaybın ifadesi değil; tanınmanın ve eşitliğin ölçütüdür.   Yas, yalnızca bireysel bir duygulanım değil; politik bir tanıma biçimidir. Yası tutulamayan bir ölüm, o hayatın tanınmadığını gösterir. Bu çerçevede ölü bedenlere dönük saldırılar, yalnızca fiziksel bir şiddet değil; aynı zamanda yas hakkının gasp edilmesidir. Yasın engellendiği yerde, barışın inşasına dair tartışmalarının çok önemli bir ayağı eksik kalır. Çünkü barış, kaybın tanındığı ve ortak hafızaya dâhil edildiği koşullarda kurulabilir. Ulus devletler için “öteki”yi tanımak kadar “öteki”nin ölümünü tanımak da zorludur. Yaşayanların varlığına ilişkin yürütülen tartışmalar, ağırlıklı olarak hakların tanınması, teknik yasal düzenlemeler ile hukuki güvence altına alınması ekseninde zorunlu olarak yürütülür. Buna karşılık, ölülerin tanınması meselesi ise hukuki-teknik bir çerçevenin ötesinde, derin bir etik ve manevi boyuta işaret eder. Bu alan, toplumun en hassas değerleriyle yüzleşmeyi; görme, bilme ve tanıma edimlerini yalnızca bilişsel değil, aynı zamanda tarihsel ve ahlaki bir sorumluluk olarak ele almayı gerektirir. Ölülerin tanınması, dolaylı biçimde, onların yaşamlarını, yürüttükleri mücadeleyi, varoluş biçimlerini ve toplumsal-siyasal değerlerini tanıma yükümlülüğünü de kapsar. Bu bağlamda söz konusu manevi-etik alan, öncelikli olarak ulus devleti kendi şiddet tarihini ifşa etmeyi göze alarak, yasa metinlerine açıkça dahil edebileceği ölçüde kurumsallaşmış bir gerçekliğe sahip olmasını gerektirir. Ayrıca toplumsal düzeyde ortak bir yas ve duygudaşlık zemininin güvenle inşa edilebildiği bir alanın yaratılmasına da zorlar. Haliyle ölülerin tanınması, utanç, inkâr ve siyasal sorumluluktan kaçınma pratikleriyle kuşatılmış; bu nedenle kırılgan, çekinceli ve yoğun biçimde politik bir mücadele alanı olarak varlığını sürdürür.    Barış ve Demokratik Toplum sürecinde ise Abdullah Öcalan’ın yürüttüğü tartışmaların özündeki varlık tanımının işaret ettiği Kürt olgusu, tam da yaşam ve ölümün bütünlüğüne işaret eder. Çünkü Kürt meselesi, yalnızca bir güvenlik ya da kimlik sorunu olarak değil, ölümün siyasal olarak düzenlendiği bir iktidar biçimi olarak da ele alınmalıdır. Bu rejim, Kürdistan’da uzun süreli olağanüstü haller, askerî operasyonlar, cezasızlık pratikleri ve hukukun askıya alınmasıyla kurumsallaşmıştır. Nekropolitika burada istisnai bir durum değil süreklilik kazanmış bir yönetim tekniğidir. O nedenle bugün içinden geçtiğimiz çatışmasızlık sürecinde dahi önceki tarihlerde yaşamını yitiren savaşçıların cenazelerinin teslimine ve yas tutma ritüellerine müdahale edilmekte, yakınlarının taziye kurmalarına engel olunmakta, mezar taşları yerlerinden sökülmekte ya da kırılmaktadır. Özellikle kadın bedenine dönük saldırılarda, “ganimet olarak sayılan”, erkek devlet ideolojisinin “namus” kavramına sıkıştırdığı bir anlayış gözler önüne serilir. Bu nedenle savaş zamanlarında bir şiddet biçimi olarak cinsel şiddet en büyük silah olarak kullanılır. Ancak özgürlük arayışının en militanca duruşunu sergileyen kadın gerçekliği karşısında ulus devlet, kendi bilme biçimleri üzerinden sarsılır; buna karşı refleks olarak da çıplak bedenleri teşhir etme acizliğine düşer. Örneğin, 10 Ağustos 2015 tarihinde Muş’un Varto İlçesi’nde öldürülen Ekin Wan’ın (Kevser Eltürk) bedeninin teşhir edilmesi, savaş ortamlarında cinsel şiddetin nasıl uygulandığını (https://www.ihd.org.tr/kader-kevser-elturk-ekin-van-olayina-dair-inceleme-raporu/); devlet aklının iktidarı yalnızca askeri zaferle değil, aynı zamanda sembolik tahakkümle kurma arzusunu da gözler önüne seren çarpıcı bir örnek olmuştur. Taybet İnan’ın cenazesinin ailesi tarafından alınmasının engellenmesi ve Cizre’de on yaşındaki Cemile Çağırga’nın, sokağa çıkma yasakları sırasında öldürüldükten sonra gömülmesinin mümkün olmadığı için cenazesinin buz dolabında bekletilmek zorunda kalınması düşünüldüğünde; kadın ve çocukların savaş zamanlarında nekropolitik iktidarın teşhir alanına dönüştürülen bedenler haline getirildiği, yasın ve gömme hakkının sistematik biçimde askıya alındığı açıkça görülür. Dolayısıyla kadın ve çocuk bedeni üzerinden kurulan bu şiddet dili, “düşmanı” aşağılamayı, toplumu korkuyla hizaya getirmeyi ve erkek egemen düzenin sınırlarını yeniden çizmeyi hedefler; böylece devlet, yaşamı koruyarak değil, bedeni cezalandırarak ve görünür kılarak ilan eder. Teşhir, sadece öldürmenin değil, insanlıktan çıkarmanın da bir aracıdır ve savaşın erkek aklında nasıl toplumsal cinsiyetli bir iktidar performansına dönüştüğünü açık eder.    NOT: Yazının devamı “Tarihsel Bir Süreklilik Olarak Kadın ve Yas” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır.       Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Kadın ve Barış” dosya konulu 37. sayısından kısaltılarak alınmıştır.