Helin Ümit: Önder Apo’nun özgürlüğü süreci hızlandıracak 2026-09-03 14:45:18   HABER MERKEZİ - Kürdistan Özgürlük Hareketi üyesi Helin Ümit, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin ilerlemesi için Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün sağlanması ve görüşlerini topluma ulaştıracağı kanalların açılması gerektiğini belirterek, kadınlara ortak bir barış hareketi kurma çağrısı yaptı   Kürdistan Özgürlük Hareketi üyesi Helin Ümit, Medya Haber’de güncel gelişmelere dair değerlendirmelerde bulundu. Helin Ümit, sözlerine, özgürlük mücadelesinde yaşamını yitirenleri anarak başladı.     Kürt halkı tarafından Türkiye ve Kürdistan’ın bazı illerinde çadırlar kurulduğunu belirten Helin Ümit, anma ve taziyelerde annelerin onurlu ve dimdik duruşlarıyla yaşamını yitirenleri sahiplendiğini kaydetti.    Helin Ümit, “Bu anmalara ilişkin neler söylenebilir? Evet, ben öncelikle Önder Apo’ya tüm yoldaşlar adına, tüm kadın yoldaşlar adına sevgi ve özlemlerimizi bir kez daha sizin aracılığınızla belirtmek istiyorum. Belirttiğiniz gibi, Kürdistan’da şehit anmaları var. Şehit ilanları var. Adı bile kabul edilmeyen, adı bile söylenmeyen bir ülkenin, bir halkın savaşçılığını yaparak şehit düşen tüm yoldaşlarımızı sevgi ve minnetle anıyorum. Böyle evlatlar yetiştiren analarımızın ellerinden öpüyorum. Gerçekten çok az halka nasip olmuştur böyle güzel, anlamlı, sorumlu çocuklar yetiştiren annelerin varlığı. Yani gerçekten Kürdistan’da yurtseverliğin sembolü Kürt anneleridir. Bu vesileyle ben annelerimize şunu söylemek istiyorum: Tüm şehit annelerimizin, şehitlere olan bağlılığımızı; onların hayallerini, onların istemlerini gerçekleştirme temelinde yaşayarak, mücadele ederek sonuca götüreceğimizi ve bundaki kararlılığımızı bilmelerini istiyorum” dedi.   ‘Şehitler ordusuyla bugüne geldik’   “Şehitler  gerçekliği üzerine yoğunlaşmak lazım. Kürdistan’da şehit gerçeği nedir?” diyen Helin Ümit, “Mücadelemizin başından günümüze kadar toplam, yani en azından kayda geçen; evet, kayıt dışı şehadetler de olduğunu biliyoruz. Bu konuda Halk Savunma Merkezi de bilgisi olanlardan, şehitler ve şehitlerin gömülü olduğu yerler hakkında yardım istedi. Fakat yani 25 bini aşan, 27 bine yaklaşan bir şehitler ordusuyla yürüyoruz. Şehitler ordusuyla bugüne geldik. Bu anlamıyla bizim şehitler gerçekliğini her zamankinden daha fazla duyumsamamız, hissetmemiz, onları anlamamız ve uygulamamız için geçerli. Şimdi bu neden önemli? Yani biliyorsunuz, biz büyük bir değişim ve dönüşüm sürecinin içerisindeyiz. Bunu her fırsatta söylüyoruz ve bunun doğru anlaşılması gerektiği üzerinde de duruyoruz. PKK, 12’nci Kongresi’yle kendisini feshederken en çok şehitler gerçekliği üzerinde durdu. Yani mücadelemizin bundan sonraki aşamasında şehitler gerçekliği üzerinde daha fazla yoğunlaşmak ve şehitler etrafında mücadeleyi büyütmek gerektiği üzerine çok yoğunluklu tartışmalar yürütüldü ve kararlar alındı” diye belirtti.   Helin Ümit, sözlerine şöyle devam etti:   “Bunlar sadece maneviyat yaratmak açısından ifade edilen hususlar değildi. Kürdistan’da gelişmeleri şimdiye kadar iki temel dinamik belirledi. Bunlardan biri Önderlik gerçeği, Önder Apo oldu. Önder Apo’nun ortaya koyduğu yol, düşünce, felsefe, Kürdistan hayali, Kürdistan gerçekliği ve bunun için mücadele etme bilinci oldu. Böyle bir şehitler ordusunu açığa çıkartan, mezarda bulunan bir halkı yaşar ve mücadele eder hâle getiren Önderlik gerçekliğimiz oldu. Bir de 50 yılı aşan bir mücadeleden bahsediyoruz. Bu mücadeleye damgasını vuran şehitler gerçekliği oldu. Dönem dönem bazı çatışmasızlık süreçleri yaşandı. Fakat biliyorsunuz, bunlar çok kısa sürdü, çabuk bozuldu. Bütün gelişmeler aslında şehitler etrafında yaşandı. Bu gelişmeler; onlardan alınan güçle, moralle ve onlarla birlikte yaşamış olmanın verdiği enerjiyle gelişmeler açığa çıktı. İki unsur, iki olgu; Önderlik gerçekliği ve şehitler gerçekliği hem birbirini tamamladı hem de Kürt uluslaşmasını açığa çıkardı. Biliyorsunuz, Önderlik bunu son manifestoda, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda da ifade ediyor. Dayandığı gerçeklik neydi, mücadelemiz nasıl bir gerçekliğe dayanıyordu? Nasıl bir sosyal ortamdan çıkış yaptı?    Tarihsel gerçeklik anlaşılmadan şehitler gerçekliği anlaşılmaz   Kürtler adına şöyle söylenebilir: Evet, Kürt olgusu vardı. Kürtler, binlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan, köklerini bu coğrafyaya salan bir halk olarak bu coğrafyadan koparılamadı. Katliamlarla, soykırımlarla, göçlerle ve bilinçli yer değiştirmelerle yüz yüze kaldılar. Ama bu geniş coğrafyada Kürtlerin varlığı her zaman oldu. Peki, nasıl bir varlıktı bu? Bu varlık uluslaşamamıştı. Modern ulusların açığa çıktığı 19’uncu ve 20’nci yüzyıllara Kürtler bir komplo ile giriş yaptılar. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte başlayan Kürt inkâr ve imhası, Kürt uluslaşmasının önüne geçti. Böylece dağılmış, kendisinden giderek uzaklaşan, kendinden kaçan, kendini inkâr eden ve büyük bir utançla yüz yüze kalan toplumsal bir gerçeklik açığa çıktı. Aşiret düzeyinde kendini korumaya çalıştı. Ama aşiretler de dağılmıştı. Geriye dar bir ailecilik kalmıştı ki Önder Apo bunu kendi ailesinden yola çıkarak anlatıyor. Bu ailenin kendi toplumsallığını yaratmada herhangi bir gücü kalmamıştı. Bu çok önemli. Bunlar, bu tarihsel gerçeklik anlaşılmadan şehitler gerçekliği anlaşılamaz.    Gençler Kürt uluslaşmasını yarattılar   Şehitler gerçekliği, bu yokluğa, inkâra ve imhaya karşı var olmada ısrarın adı oldu. Bu değerler etrafında büyük bir maneviyat, ortak zihin ve ortak gelecek düşü gelişti. Bunlar uluslaşmayı tanımlayan unsurlardır. Dört parça Kürdistan’ın birlikteliği de bu şekilde gelişti. Biliyorsunuz, mücadelemizdeki şehitler sadece Bakurê Kürdistan’dan olmadı. Rojavayê Kürdistan’dan, Başûrê Kürdistan’dan, Rojhilatê Kürdistan’dan; dört parça Kürdistan’dan gençler Kürt uluslaşmasını yarattılar. Bu anlamıyla bu gerçekliği çok iyi özümsemek lazım. Mezardaki Kürt, böyle yaşama geri döndürüldü. Bu can suyuyla, bu kan suyuyla Kürt uluslaşması gerçekleşti. Bu anlamıyla Kürdistan’da şehitler gerçekliği üzerinde çok özenle durmak lazım. Ben bu vesileyle şunu söylemek istiyorum: Bugün siz de Kürt analarının ve ailelerimizin şehitlerimize sahip çıkmasına dikkat çektiniz. Şu anda arkadaşlarımızın naaşlarını vermiyorlar; ailelerimiz evlatlarını toprağa veremiyor. Arkadaşlarımızın naaşları Kürdistan’ın çeşitli yerlerinde. Fakat şunu biliyoruz: Onların mabetleri her zaman annelerin kalbinin en güzel yerinde kuruldu. Böyle bir gerçeklik var. Bunu biliyoruz.    Şunu söylemek istiyorum: Ekranlara yansıdığı kadarıyla biz de takip ediyoruz. Annelerimiz, dişlerini sıkarak, gözyaşlarını akıtmama kararlılığıyla şehidin etrafında yaşama ve bu mücadeleyi sürdürme kararlılıklarını dile getiriyorlar. Bu çok önemli. PKK 12’nci Kongresi de aslında bu kararı aldı. Evet, biz mücadeleyi böyle bir aşamaya getirdik ama bundan sonra halkımız bu mücadeleyi büyütecek ve halkımız  yürütecek. Elbette bu, şu anlama gelmiyor: Biz mücadeleyi birlikte yürüteceğiz. Mücadele, yine Kürt halkının evlatlarıyla ve öncüleriyle birlikte yürütülecek. Ama esasta demokratik ulusu açığa çıkartan şehitler gerçekliği artık bedenleşecek, kurumlaşacak. Bunun için şehitlerin anlaşılması lazım.   Önder Apo Kürdistan demek   Bu konuda önemli gördüğüm iki noktayı söylemek istiyorum. Bunlardan biri şu: Özellikle şimdi ilan edilen şehitlerimizin çoğu, 2000 sonrası uluslararası komployla mücadelede şehit düşen arkadaşlarımız, yoldaşlarımızdır. Ben bu mücadelenin hem bir neferi hem de içinde yer alan bir gözlemcisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Uluslararası komployla mücadeleyle geçen bu yıllar, başta şehitlerimiz olmak üzere tüm arkadaş yapımızın bir noktaya kilitlenmesiyle geçti. Bu da Önder Apo’nun özgürlüğüydü. Bunu duygusal bir atmosfer oluşsun diye değil, anlaşılması için söylüyorum. Hareketimizi takip edenler bilirler; aslında 2000 öncesinde bizde moral kültürü vardı. Önemli günlerde moral, kutlama etkinlikleri düzenlerdik. Daha önceleri her ay muhakkak morallerimiz olurdu. Her ay yoldaşlar olarak bir araya gelirdik. Fakat uluslararası komplodan sonra ne oldu? Biz hiçbir mutluluğumuzu tam yaşayamadık. Her şey yarım kaldı. Önderliğin esareti, boynumuza binen bir yük gibi oldu. O yüzden başta şehitlerimiz olmak üzere tüm yoldaşlar, mücadeleyi yürütürken hep Önder Apo’nun özgürlüğünü esas aldılar. Çünkü Önder Apo demek Kürdistan demekti. Kürdistan’ın özgürlüğü, Önder Apo’nun özgürlüğüydü.   Şehidimi sahipleniyorum diyerek şehit sahiplenilmez   Her eyleme giden arkadaş önce ‘Bijî Serok Apo’ sloganını attı. Son nefesini veren arkadaş, ‘Bijî Serok Apo’ sloganını atarak son nefesini verdi. Bunun çok doğru anlaşılması, bu konunun hiç çarpıtılmadan halkımız tarafından iyi özümsenmesi lazım. Çünkü Önder Apo gerçekliği ile şehitler arasındaki ilişki görülmezse önümüzdeki süreçte mücadeleyi nasıl, ne için, hangi temelde ve hangi yolda yürüteceğimizi açığa çıkartamayız. Sadece ‘Ben şehidimi sahipleniyorum’ diyerek şehit sahiplenilmez. Şehit bir yol açmıştır; yaşam tarzıyla, düşünce tarzıyla ve duygu tarzıyla bir şey ispatlamıştır. O yüzden bu konuyu çok önemli görüyorum. Şehitler gerçekliğine yaklaşırken onların Önder Apo’yla kurduğu bağı görmek ve Önder Apo’nun özgürlüğü temelinde mücadeleyi yürütmek çok önemlidir.   Kürdistan’da başarı ve zafer tarzı komünal tarzdır   Bu, şehitlerimizin bize bir talimatı, emri ve aynı zamanda görevimizdir. Şehitler gerçekliğini anlamak açısından halkımızın bunu çok iyi bilmesi lazım. İkinci nokta da Önderliğimizin bir tespitidir. Ben de yıllarca bunun üzerinde yoğunlaştım: ‘Şehitler, yoldaşlığımızın ifadesidir.’ Bu söz anlaşılmadan şehitlerin açığa çıkardığı mücadele ve yaşam anlaşılamaz. Demokratik ulus da anlaşılamaz. Çünkü şehit, yoldaşlık etrafında oluşan bir gerçekliktir. Böyle güçlü yoldaşlıklar yaşamadan bu kadar zor bir mücadelenin içerisinde ayakta durulamaz. Bu kadar yüksek sayıdaki şehitler gerçekliği bize şunu anlatıyor: Kürdistan’da mücadele çok zordur. Diğer halklar da mücadele etmiş, kurtuluş savaşları vermişler. Türkiye halkı da 1919’da verdi. Kürt ve Türk halkları birlikte verdiler. Ulusal kurtuluş mücadelesi veren başka halklar da var. Ama dikkat edin; hiçbiri ne bu kadar uzun sürmüş ne de bu kadar karmaşık olmuştur. Kürt ve Kürdistan sosyolojisi ile tarihsel gerçekliğinin biricikliği ve tekliği, anlamamız gereken bir husustur. Bu mücadele şunu açığa çıkardı: Kürdistan’da başarı ve zafer tarzı komünal tarzdır. Başarı, komünal yoldaşlıkla mümkündür.   Komünleri nasıl kuracağız diyenler şehitlerimizin yaşamına bakmalı   Başka ülkelerdeki, başka coğrafyalardaki modeller esas alınarak böyle bir gerilla mücadelesi, yaşam mücadelesi, ontolojik mücadele ve varlık mücadelesi verilemez. Bunun da çok iyi anlaşılması lazım. Bu neden çok önemli? Biz şimdi demokratik toplum inşası sürecinde olduğumuzu ve demokratik toplum inşasını geliştirmek istediğimizi söylüyoruz. Demokratik toplum inşasını nasıl geliştireceğiz? Herkes bunu soruyor: Komünü nasıl kuracağız? Bunun için şehitlerimizin yaşamına bakacağız. Şehitlerimiz bunda örnektir. Nasıl yaşadılar, nasıl savaştılar, nasıl başardılar, hakikati nasıl açığa çıkardılar? Bunların hepsi göz önündedir. Kürdistan Özgürlük Hareketi’nde gerçekleşen yoldaşlık gerçekliği, komünal ve kolektif yoldaşlık hareketidir. Hiç kimse sosyalizmi başka yerde aramasın. Gelsinler, biz anlatabiliriz. Şimdi bazı değerlendirmeler çok fazla laf kalabalığına boğuluyor. Bilimsellik adına yaşamın içinden açığa çıkan bilgiler ve doğrular muğlaklaştırılıyor. Ama gerilla yaşamı, savaşçı yaşamı ve parti yaşamıyla biz bunu ispatladığımızı düşünüyoruz. Tüm eksikliklerine rağmen, içinde eksiklikler de vardır. Önderliğimizin bu temelde bize yönelik eleştirileri de vardır. Ama bu hareketin ve şehitlerin kanıtladığı bir komünal yaşam gerçekliği vardır.   Apo klanı   Bu temelde, aslında Kürdistan’da önümüzdeki dönemde demokratik ulus inşasının hangi esaslara dayanacağı, nasıl bir dayanışmacılığa ve nasıl bir ortaklığa dayanacağı önemlidir. Az önce söyledim; dağılmış bir Kürdistan gerçekliği var. Ulus yok, aşiret zayıf, aile bitmek üzere ve hiçbir gücü yok. Çocuğuna verecek hiçbir şeyi yok. Böyle bir gerçeklik içerisinde Apo klanı kuruldu. Evet, Önderlik öyle ifade etti: Apo klanı. Bu klan, ‘Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için’ ilkesi etrafında yaşadı. Bu, örgütlenme bilincini ve güçlenmeyi açığa çıkardı. Bunların çok iyi, ne diyorlar, hazmedilmesi lazım. Tekrar tekrar okunması, değerlendirilmesi, tartışılması ve gündemimizin bu olması lazım.   Annelerimizin bunu bildiğine inanıyorum. Annelerimiz, çocuklarına nasıl bir ahlak ve kültür verdiklerini biliyorlar. Sevgi, saygı, dayanışma, hak yememe, mal mülk peşinde olmama, bireyci yaşamama, toplumsal sorumluluk, duyarlı olma, acı çekmeme, çektirmeme ve başkalarının üzüntüsüyle üzülme… Bunların hepsi toplumsal ahlakı oluşturan kavramlardır. Bunlar aslında bizim toplumsal gerçekliğimizde var. Kürdistan’da var, Türkiye’de de var.   İrade kör cesaret değildir   O yüzden bunların hepsini komünal bir değerlendirme; komün yaşamının, komünal yaşam tarzının zihniyeti, duygu ve düşünce dünyası olarak ele almak lazım. Bu iki nokta, şehitler gerçekliği etrafında yoğunlaşırken üzerinde özenle durmamız gereken konulardır. Bunları belirtebilirim. Bizi izleyenler, takip edenler şunu bilirler: Aslında bizim yaşamımızın yüzde 80’i eğitimdir. Bu mücadelenin içerisine adımını atan her birey, kendisini eğitmekle görevli olmuştur. Bu, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nde ve şehitler gerçekliğinde büyük bir irade açığa çıkarmıştır. İrade kör cesaret değildir. Bizim şehitlerimiz kör cesaretle yürümediler, büyük bir bilinçle yürüdüler. Bunun da çok iyi bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten, belki önümüzdeki yıllarda fırsat olursa daha fazla yazılabilir, çizilebilir. Nasıl bir savaş dönemi geçirdik, nelerle karşı karşıya kaldık? Bazılarının 24 saat dayanamayacağı saldırılar altında yaşadık. Bunu hem psikolojik saldırılar açısından söylüyorum.   Önder Apo gerçekliği bir aydınlanmadır   Psikolojik, ideolojik ve siyasi saldırıların yanı sıra fiziki saldırılar da oldu. Bunların çok azı ekranlara yansıdı, halka ulaştı. O taktik nükleer bombalara, kimyasal silahlara karşı direniş bilinçsizce olabilir mi? Yüksek bir bilinç, inanç ve irade olmasa bu mücadele yürüyebilir miydi? Bunu neden söylüyorum? Bazıları, ‘Gençler kandırıldılar’ diye yansıtıyor. Böyle değil. Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Önder Apo gerçekliği büyük bir aydınlanmadır, aydınlanma kişiliğidir. Bu olmadan yürüyemezsiniz. Kürdistan’da böyle bir yürüyüş olamaz. Tuzakları çok fazladır; yanıltır, kandırır.   Bunu neden söylüyorum? Şimdi biz büyük bir dönüşümü gerçekleştiriyorsak, yeni bir sürece girmeye çalışıyorsak bunun için uğraşıyor, emek veriyoruz. Bu, büyük bir bilinçle olacak. O yüzden gerçekten bir eğitim hareketi mi diyeyim; şehitler çizgisinde yaşamanın, kendini terbiye etme, kendini eğitme, kendi davranışını ve zihniyetini yeni sürece göre oluşturma, bu temelde şehitlerin önümüze koyduğu görevlere sahip çıkma süreci olduğunu bilelim. Bu, ezberle ve birbirimizin söylediklerini tekrarlamakla olmaz. Bu yüzden gerçekten böyle bir sürecin içerisine girmek lazım.   Saldırılar devlet içinde belirli odaklardan güç alıyor   Şehit ilanlarının ardından kurulan taziyeler var. Hem Kürdistan’ın hem de Türkiye’nin birçok ilinde kuruldu. Yapılan açıklamada da şehit ilanlarının devam edeceği belirtildi. Türkiye’de şehit ilanları ve taziyeler etrafında çok geri bir gündem var. Ben öncelikle ilgili yetkililer, devlet içerisinde sorumluluk sahibi kişiler açısından şunu söyleyeyim: Bunu bir bütünlük içerisinde ele alamıyorum. Çünkü saldırılar da var ve bu saldırılar devlet içinde belirli odaklardan güç alıyor. Ama şöyle bir şey oldu: Hatırlarsınız, bir dönem ailelerimiz şehitlerini gece yarısı defnetmek zorunda kaldı. Biliyorsunuz, cenazeler poşetlerle, torbalarla ailelerin eline verildi. Şimdi devlet katında taziye çadırlarına izin verilmesi olumludur.   Bunu Türkiye toplumu, Türkiye halkı ve Türkiyeli aydınlar için söylüyorum: Bir halk, acısını sağaltamazsa o acı kalır ve başka bir şeye dönüşür. Taziye çadırları nedir? Kürt halkının geleneğinde böyle bir kültür var. İncelesinler. Bu anneler, aileler ve halk, kendi acısını toplumsallaştırarak kendisini iyileştirmeye ve dönüştürmeye çalışıyor. Buradan başka bir şey çıkarmaya çalışıyor. Bunu bir provokasyon, tahrik ya da sürecin önünde bir engel gibi değerlendirmek gerçekten çok ciddi bir gerilik. Daha ağır şeyler söylemek istemiyorum ama insan olan böyle düşünemez. Bir annenin kendi gözyaşlarını akıtacağı, acısını sağaltacağı bir yer olmayacak mı? Bu acılar, yutulamayan bir yumruk gibi boğazda mı kalsın? Bunun neye dönüşebileceğini kestirebiliyorlar mı?   Bu kadar gerçeklikten kaçmak olamaz   Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve PKK’nin çıkışı, bu tür uygulamaların sonucu olmadı mı? Bu mücadelenin bu kadar radikalleşmesi bundan dolayı olmadı mı? El insaf diyorum. O yüzden sürecin ruhuna uygun olarak hareket edilmesi gerekiyor. Diğer uygulamalar zaten savaş ortamında bile doğru değildi. Hiçbir yerde, hiçbir savaş ortamında böyle bir şey olmamıştır. Şimdi olması gereken oluyor. Kürt toplumu şehitlerini anıyor, sahipleniyor ve acılarını ortaklaştırıyor. O acıları başka bir şeye dönüştürmenin yol ve yöntemini arıyor. Türkiye toplumunun bunu anlayacağını düşünüyorum. Fakat bazı çevreler bilinçli olarak bunu tahrik ediyorlar. ‘Terör propagandasıymış’ diyorlar. Bu kadar gerçeklikten kaçmak olamaz. Bir ülkede bir taraf 25 bin, 27 bin şehit vermişse orada durup düşünmek gerekmez mi? Bazıları hâlâ ‘üç beş çapulcu’ ifadesinde takılıp kalmışlar. Bu hareket büyüdü, halklaştı. Kürdistan gençliği, genç kadınlar ve genç erkekler, hayal ettikleri ülkeyi yaratmak için yollara düştüler. Bir tepkileri, bir reddedişleri vardı. İnkâra karşı durdular. ‘Ben varım’ dediler, kimliklerini ortaya koydular. Bu gerçekten kabul edilemez. O yüzden, dediğim gibi, belli bir sağduyu da var.   Bazı çevrelerde gerçekten çok güzel değerlendirmeler de var. Milliyetçi çevrelerden de bu gerçekliği görmek ve bununla yüzleşmek gerektiğine dair değerlendirmeler okudum. Başka türlü kardeş olunamaz. Kardeşlik, aynı acıyı birlikte yaşamak demektir. Eğer Türkiye’deki bir Türk anne, bir Kürt anneyle birlikte oturup ağlayabiliyor ve onun acısını paylaşabiliyorsa kardeşlik o zaman gelişebilir. Bunun da doğru anlaşılması lazım. Annelerimizin ellerinden bir kez daha öpüyorum. Şehitler çizgisinde yaşama ve mücadele etme, onların hayallerini gerçekleştirme kararlılığımızı belirtiyorum.   1 Eylül Dünya Barış Günü   1 Eylül Dünya Barış Günü’nü başta kadınlar olmak üzere Kürdistan ve Türkiye halklarıyla dünya halklarına kutluyorum. Bugün vesilesiyle şunu söyleyebilirim: Barış; demokrasi, devrim ve mücadele gibi çok önemli kavramlardan biridir. Fakat ne yazık ki kişi olarak böyle bir günü daha coşkulu, heyecanlı ve umutlu karşılamak isterdim. İçinde yaşadığımız dünyada, dikkat ederseniz, silahlanma yarışı her geçen gün daha fazla artıyor. 3’üncü Dünya Savaşı’ndan bahsediliyor. Orta Doğu zaten yangın yeri. Böyle bir ortamda bu günü karşılamak ve değerlendirmek zor oluyor.   Oysa biliyorsunuz, 1 Eylül Dünya Barış Günü, 2’nci Dünya Savaşı’nın başladığı günün savaşla değil barışla anılması amacıyla ilan edildi. Halkların barış günü olarak, dünya halkları ve insanları açısından karşılanan bir gün oldu. Fakat kapitalist modernite bir kriz ve savaş sistemi olduğu için dünya savaşlarında milyonlarca insan yaşamını yitirdi, çok ağır bir bilanço açığa çıktı. Şimdi de 3’üncü Dünya Savaşı gerçekliğinde dünyanın birçok yerinde savaş devam ediyor.   Hep bir barış arayışı olmuş   Böyle bir gerçeklik içerisinde en fazla istismar edilen kavramlardan biri barış kavramıdır. Barış güzel bir şey. Orta Doğu’daki tarihsel ve toplumsal hareketlerde hep bir barış arayışı olmuş. İslamiyet’in kendisi bile selam, yani barış demektir. Hazreti İsa ve Hristiyanlık da halklar için bir barış hareketi inşa etmek istemiştir. İnanç sistemleri açısından baktığımızda da halkların devlet ve iktidar saldırılarına karşı tarih boyunca böyle bir arayışı olmuştur. Günümüzde de var. Fakat barış, çok fazla istismar edilen ve içi boşaltılan kavramlardan biridir.Bunu neden söylüyorum? Kürdistan Özgürlük Hareketi olarak 50 yıllık bir mücadeleden bahsediyoruz. Bunun en az 30 yılı barış arayışıyla geçti. Önder Apo’nun 1993’ten başlayan arayışlarını defalarca ifade ettik. 1993’te, 1995’te, 1998’de ve 2000 sonrasında; bölge barışını oluşturmak, Kürt-Türk barışını ve iç barışı gerçekleştirmek için her fırsatta, her türlü fedakârlığı yaparak oluşturmaya çalıştığı siyasi ve politik iklimi gördük.   Bu nasıl anlaşıldı? Günümüzde iktidar, devlet ve erkek egemenliği barış talebine nasıl yaklaşıyor? Bunu bir zayıflık olarak görüyor. Eğer bir barış iklimi ve ortamı istiyorsan, ona güç getiremediğin için barış istediğini düşünüyor. Bu da işi zorlaştıran bir yaklaşım oluyor. O yüzden bunu ortadan kaldıracak bir mücadelenin içerisinde olmamız lazım.   Önder Apo barışın arayışçısı oldu   Biz şimdi Önderliğimizin Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın olduğunu söylüyoruz. Bu temelde çalışma yürütüyor, hareket ediyor ve üzerimize düşen sorumlulukları yerine getiriyoruz. Fakat dikkat edin, karşı cenahta bu genellikle çarpıtılıyor. Bu da barışın gelişmesini zorlaştırıyor.Keşke, ‘Türk-Kürt barışı gerçekleşti’ ya da ‘Bölge barışına giden yollar açıldı’ müjdesini verebilseydim. Fakat öyle değil. Hâlen bunun yollarını açmaya çalışıyoruz. Önder Apo, barış ortamının gelişmesi için yalnızca Türkler ve Kürtler arasında değil; dünyada erkek egemenliğine dayalı iktidar, sermaye ve devlet ilişkileri kapsamında halklara karşı yürütülen savaşların durdurulması için yeni bir yol açmaya çalışıyor. Bunu böyle anlamak lazım.   Herhâlde 1 Eylül Dünya Barış Günü açısından en anlamlı çalışma da bu oluyor. Bugün oturup kutlama yapamayız. Ancak barışı nasıl geliştireceğimizi ve barışın koşullarını nasıl oluşturacağımızı tartışabilir, gündemleştirebilir ve bunun arayışçısı olabiliriz. Uluslararası komplodan günümüze kadar, en az 27 yıl boyunca Önder Apo barışın arayışçısı oldu. Biz de Önder Apo’yla birlikte bunu seslendirdik, dillendirdik ve bunun mücadelesini yürüttük. Bunun çok iyi anlaşılması lazım.   Barış hareketi geliştirmeliyiz   Bugünü en fazla sahiplenmesi gereken kesimin kadınlar olduğunu ifade etmek istiyorum. Neden kadınlar daha barışçıl olmalı? Aslında kadınlar zaten daha barışçıldır. Erkek egemenlikli zihniyetin; sınıf, ulus, devlet ve iktidar ilişkilerinin yarattığı çatışmanın ailelerin ve evlerin içine kadar indiği, savaşın makro düzeyden mikro düzeye kadar her alana yayıldığı bir ortamda kadınlar yaşıyor. Bu savaşın birinci dereceden mağdurları kadınlardır. Küresel çapta gelişen şiddet ve savaşla kadın katliamları arasında doğrudan bağlantı vardır. Dikkat edin, günümüzde istatistikler de bunu söylüyor. Hemen hemen her saniye ya bir kadın katlediliyor ya da bir kadın tecavüze uğruyor. Bu savaştan en ağır zararı gören ve en ağır uygulamalarla karşı karşıya kalan kadınlardır. Hedef alınan kadın bedeni, kadın ruhu ve kadının yarattığı değerlerdir. O yüzden kadınlar açısından bir barış hareketi geliştirmeyi önemli görüyorum. Bunu Kürdistan’da ve Türkiye’de geliştirmeliyiz. Az önce Kürt analarından bahsettik. Kürt ve Türk analarının ortaklaşacağı bir barış hareketi olabilmeli. Barışı ancak kadınlar inşa edebilirler.   Kadın hareketinin barış hareketi inşa etmesi lazım   Ontolojik bir varlık olarak kadın, dikkat edin, eline silah alıp insanları taramaz. Ama daha dün bir erkeğin bütün ailesini nasıl katlettiğini ve ardından kendisini vurduğunu anlatan bir haber izledik. Kadınlar açısından böyle bir örnek yoktur. Bu, yapamayacağı için değil; kadın doğası gereği yaratmaya, yaşatmaya, ayakta tutmaya, beslemeye, paylaşmaya ve empatiye daha açıktır.O yüzden 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle Kürdistan’da, Türkiye’de, giderek Orta Doğu’da ve dünyada; dünya savaşlarına, bölgesel savaşlara, ülkeler arasındaki savaşlara, etnik ve aile içi çatışmalara, çelişkilere ‘dur’ diyebilecek bir kadın hareketinin, bir kadın barış hareketinin inşa edilmesi çağrısında bulunuyorum. Bunu çok önemli görüyor ve başarılı olacağına inanıyorum. Bu uğurda verilecek hiçbir emek boşa gitmeyecektir.Bir iki noktayı daha söyleyip tamamlayacağım. Barış için öncelikle birbirinin farkında olmak ve farklılıklara saygı duymak gerekir. Ancak farklılıklar birbirini tanır, birbirine saygıyla yaklaşır ve kendisini eşitleyebilirse barış olabilir. İkincisi, empati gereklidir. Yalnızca kendisinin ne dediğini değil; diğer toplumsal gerçekliğin, bireyin ve halkın gerçekliğini de hissetmek, duyumsamak ve anlamak gerekir.   Barış geliştirildikçe demokrasinin önü açılır   Üçüncüsü, demokratikleşme gereklidir. Barış her zaman demokratik çözüm anlamına gelmez ve her koşulda oluşmaz. Ama barış geliştirildikçe demokrasinin önü açılır. Demokratik kişilik ve kültür geliştikçe barış da gelişir. Demokrasi barışsız olamaz. Demokratik yaşam; barış, uzlaşma, diyalog ve müzakere olmadan kurulamaz. Farklılıklara açık olunmadan, ortak yaşam kültürü oluşturulmadan demokrasi olamaz. Bunlar olduğunda barış da inşa edilen, hayat bulan bir gerçekliğe dönüşür. Başta biraz karamsar konuştum. Fakat umut ediyorum ve hareket olarak bu umudun kendisi olma yönünde çaba gösteriyor, mücadele veriyoruz. Bu topraklara barışı mutlaka getireceğiz.   Önder Apo’nun statüsünün belirlenmesi gerekiyor   Fakat yaşanan gelişmeler süreç karşıtlarını da harekete geçiriyor. O nedenle bir an önce Önder Apo’nun statüsünün belirlenmesi gerekiyor. Gazeteci ve yazarların gitmesi gerekirken bu gidişlerin gerçekleşmemesi toplum içerisinde bir güven sorununa yol açıyor. Bu temelde İmralı’ya gidişlerin sürece ne tür katkıları olur? Evet, süreç önemli. Herkes Önder Apo’nun başlattığı Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni tartışıyor. Süreç, herkesi bu gündemin içerisine çekmiş bulunuyor. Bu tartışmalar ve görüşler önemli. ‘Dert yerini buldu’ diyorlar ya; Türkiye ve Kürdistan esas gündemine kavuştu. Esas gündem buydu. Bundan önce tartışılan ya da Türkiye’nin gündemine sunulan konular da sorundu ama taliydi. Esas olan buydu. Bu anlamıyla önemli görüyoruz.   Önderliğimizin ve hareketimizin fedakârlıklarıyla gelişmeler açığa çıktı   Bazı gelişmeler oldu. Çerçeve yasa çıktı. Yasanın ardından Cevdet Yılmaz başkanlığında kurul toplandı ve dört alt kurul belirlendi. Bu kurullardan birini Önderliğin yönetip yönlendireceği ifade edildi. Bunlar olumlu gelişmeler. Fakat hâlen sözünü ettiğimiz eşiğin ne kadar aşıldığını söyleyemiyoruz. Şimdiye kadar yürüttüğümüz çalışmalar ve süreç konusunda yer yer bizim de eleştirilerimiz oldu. Zamana yayma ve ciddi yaklaşmama yönünde eleştirilerimiz oldu. Biraz uzasa da Önderliğimizin çabaları ve hareketimizin fedakârlıklarıyla gelişmeler açığa çıktı. Herkesin bunu görmesi lazım. Ulaştığımız düzey kendiliğinden açığa çıkmadı. PKK kendisini feshetti. Bu sürecin gelişebilmesi için silah yakma töreni gerçekleştirildi. Kuzey’den geri çekilen arkadaşların açıklamaları ve benzeri çalışmalar oldu. Bunların hepsi, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne giriş yapabilmek ve bunun önünü açabilmek için atılan hazırlık adımlarıydı. Bunlar çok büyük adımlardı. Fakat karşı karşıya bulunduğumuz sorun, böyle bir yaklaşımı gerektiriyordu. O anlamıyla önemli bir noktadayız.   Önder Apo’yu hedef aldılar   Biz sürecin başından itibaren, ‘Önder Apo yürütürse bu süreç yürüyebilir’ dedik. Bu hâlen geçerliliğini koruyor. Herkesin çok iyi bilmesi lazım ki şimdiye kadar attığımız tüm adımları Önder Apo’nun süreci yürütmesiyle atabildik. Doğrudan görüşlerini almadan, tartışmadan, fikirlerine başvurmadan ve ne yapmak istediğini anlamadan bunlar olamazdı.Bizim hareketimiz, bazılarının söylediği gibi, ‘O söyler, biz yaparız’ biçiminde yürümüyor. Önderlik gerçekliği ile Kürdistan hareketi arasında belli bir anlam ve diyalektik ilişki var. Gerçekten ciddi olan kişilerin bunu anladığını düşünüyorum. Siyasetçiler bu gerçekliği anlıyorlar çünkü siyasetin nasıl yürüdüğünü biliyorlar. Bazıları ise boş konuşuyor. Bu konuda fazlasıyla boş konuşan bir kesim de var.   Dediğiniz gibi, saldırılar çok fazla arttı ve bunlar Önder Apo’yu hedef alıyor. Uluslararası komplonun ardından Türkiye’de Önder Apo’ya karşı bir siyasi linç havası oluşturuldu. Bu; bir ezbere, geleneğe dönüştü. Sanki devlet ve iktidarların gözüne girmek isteyen kişi, önce Kürt hareketine ve Önder Apo’ya karşı siyasi linç uygulayacak, ardından kendisine yer edinecek. Şimdi, yeni koşullarda bu siyasi linç havasını sürdürmek isteyenler var.   Önder Apo ile görüşmelerin önü açılmalı   Bütün bunlar açısından belirttiğiniz konu önemlidir. Gazetecilerin, akademisyenlerin ve siyasetçilerin Önder Apo’yla görüşmesi, tartışması, düşüncelerini anlaması; onun Türkiye toplumuna daha doğrudan seslenebileceği bir konuma gelmesi gerekiyor. Bu, yalnızca Türkiye toplumu açısından değil, Kürdistan toplumu açısından da geçerlidir.Kürt halkı sonuna kadar Önder Apo’ya bağlı. Fakat kendisine Kürt diyen bir cenah da var ve oradan da saldırılar yürütülüyor. Hatta onlar, tırnak içinde söylüyorum, daha fazla ‘bel altı’ saldırılar yürütüyorlar. Böyle olamaz. Birini bağlayıp diğerlerini serbest bırakamazsınız. Burada ciddi bir eşitsizlik, adaletsizlik ve sürecin tabiatına aykırı bir durum var. Halktaki güvensizlik ve bizlerdeki kaygılar hep bunlarla bağlantılı.   O yüzden Önder Apo’nun kendi görüşlerini kamuoyuna, topluma ve halklara yansıtacağı kanalların mutlaka açılması lazım. Bir kesim de süreçte aleniyet olmadığını, sürecin yalnızca devlet ve hareket nezdinde yürütüldüğünü belirterek eleştirilerde bulunuyor. Bu eleştirileri haklı görüyorum. Süreç giderek daha aleni, açık ve soruların sorulabildiği bir aşamaya ulaşmalı. Bu sürecin daha fazla bekletilmeden devreye girmesi gerektiğini düşünüyorum.   1993’ten beri Önder Apo muhatap arıyor   Türkiye’de bir kesim kızıştırılarak gündemde tutuluyor. Bu şekilde Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin gelişmesinin önüne geçilmek isteniyor. Süreç yalnızca güvenlikçi bir zihniyetle ele alınmak ve yürütülmek isteniyor. Bu tehlikelidir.Bazıları, ‘Türkiye’de mevcut iktidar, AKP, MHP ve Cumhur İttifakı herhangi bir demokratikleşme adımı atmazken Kürt hareketi neden böyle bir adım atıyor? Neden şimdi, zamanlama neden?’ diye soruyor. Ardından küresel emperyalizmin ilişkileri ya da birilerinin yönlendirmesi üzerine kurgular yapıyorlar. Nasıl bir kurgu ya da hayal oluşturuyorlarsa onu dile getiriyorlar. Bu vesileyle şunları ana başlıklarla söylemek istiyorum: Önder Apo, 1993’ten itibaren ‘Bir muhatap arıyorum’ diyerek barış ve demokratik toplum çözümünü, barış ve demokratik birlik çözümünü, demokratik cumhuriyet çözümünü bu kavramlarla hep gündemde tuttu. Şimdiye kadar kendisine sunulan her fırsatı değerlendirdi.   ‘Neden şimdi?’ diye soranlara ben de diyorum ki Önder Apo’ya ya da bize değil, diğer muhataplara sorun. Bu sorunun muhatabı biz değiliz. ‘Artık güçleri kalmadı, mücadele edemiyorlardı’ deniliyor. Bu doğru değil. İnsan kendisini böyle kandırmamalı. Kendini kandırmak en fazla bunu yapanlara zarar verir. Biraz gerçekçi ve ciddi olunsun.   Tüm sorunlar Önder Apo’nun sırtına yıkılmamalı   Önderliğimizin uluslararası komplo karşısındaki tutumu, o günden bugüne yayımlanan savunmaları, bu savunmalarda ortaya koyduğu paradigma, savunduğu siyasal çizgi, barış yaklaşımı ortadadır. Biz bunları bugün söylemiyoruz. Bundan iki yıl önce de bu masada, ‘Biz devlet istemiyoruz, demokratik ulusçuyuz’ dedik. Devleti bir iktidar aracı olarak tanımladığımızı söyledik. Demokratik toplumcu olduğumuzu, toplumsal örgütlenmeye dayalı yolu tercih ettiğimizi ve devletin bir özgürlük alanı olmadığını tartıştık. Türk ve Kürt halklarının aklıyla alay edilmesin. Bu kötü bir şey. ‘Demokratik olmayan bir iktidarla neden görüşülüyor?’ deniliyor. Şu anda bunun zemini ve süreci değerlendiriliyor. Türkiye’nin bütün demokrasi sorunları Önder Apo’nun sırtına yıkılmamalı. Türkiye’nin temel demokrasi sorunu Kürt sorunudur. Kürt sorunu çözülürse diğer sorunların çözümünün önü açılır. Her şeyi bir pakete koyup tek gecede demokratik bir Türkiye’nin ortaya çıkmasını beklemek mümkün değil. Mücadele gerekiyor. Mücadele olmadan demokrasi ve demokratik kültür olamaz.   Önder Apo’nun Kürt varlığı ve Kürt toplumunun Türkiye’ye entegrasyonu üzerinden yürüttüğü tartışmaları, Türkiye’nin tümden demokratikleşmesi olarak görmemek lazım. Öyle değil. Ama hareket olarak Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarına ilişkin bir programımız vardır.   Mücadelemizi bırakmadık   Türkiye hazır hâle gelirse önümüzdeki yıllarda nasıl bir demokrasi mücadelesi verilmesi gerektiğini ortaya koyacağız. Özellikle bazı sol çevrelerde, diğer çevrelerde de olduğu gibi, bir polemik kültürü var. ‘O bundan önce olmalıydı, bu bundan sonra olmalı’ deniliyor. Bu tartışmalar, ‘Yumurta mı tavuktan çıktı, tavuk mu yumurtadan çıktı?’ tartışmasına kadar varır. Demokrasi mi önce gelir, barış mı önce gelir? Bunlar gerçekten yanlış ve gücü bölen tartışmalardır. Türkiye’nin geleceğini düşünen tüm duyarlı ve sorumlu çevrelere söylüyorum: Türkiye’nin geleceği için birlik yaratmamız lazım. Mevcut iktidarın politikaları da böyle değişir ve dönüşür, sorunlar bu şekilde gündeme getirilebilir ve çözüm oluşturulabilir. Sürekli parçalayarak, bölerek ve birbirini güçten düşürerek gelişme yaratılamaz. O yüzden süreç bağlamında bunu çok önemli görüyorum.   Son olarak şunu söyleyerek bitireceğim: ‘Bunlar silahsızlanıyorlar, silahlı mücadele stratejisine son verdiler. Fakat silahsız da olmamalılar’ biçiminde, ne istediğini bilmeyen garip tartışmalar var. Biz mücadelemizi bırakmadık.   Hedefsiz, amaçsız ve idealsiz değiliz   Biz dönüşmeye karar verdik. Artık PKK yok. Bazıları, ‘Silahsız PKK de olmaz’ diyor. PKK tarihteki yerini aldı. Fakat PKK’nin açığa çıkardığı birikim, gelenek ve mücadele dönüşerek Türkiye’ye entegre olacak. Biz dönüşümü, demokratik entegrasyonu ve örgütlü katılımı tartışıyoruz.Türkiye’ye dair bir hayalimiz var. Türk ve Kürt kardeşliğine dair bir düşümüz var. Daha huzurlu, ekonomik olarak daha fazla güçlenmiş ve daha demokratik; komünist ve sosyalist temelde kendisini örgütleyen demokratik toplumla devletin yan yana yürüyebileceği bir hayalimiz var. Biz hedefsiz, idealsiz ve amaçsız değiliz.   Bu süreç, ‘Devlet Bahçeli bir çağrı yaptı, Önder Apo da hemen cevap verdi’ biçiminde gelişmedi. Önder Apo’nun yaptığı çok büyük bir hazırlık var. Bu sürecin stratejisi ve taktiği var. Stratejisini demokratik siyaset, taktiğini ise hukuk olarak belirledik. Bunları neden belirliyoruz? Demokratik entegrasyon, demokratik siyaset ve hukuk stratejisini belirliyoruz çünkü hâlen bir derdimiz var. Bu derdimiz, Kürt-Türk ittifakına dayalı yeni Türkiye’nin oluşması ve Demokratik Cumhuriyet’in bu kez başarılmasıdır. Bakın, bu olmazsa Türkiye ve Kürtler açısından gerçekten ciddi tehlikeler var.   SDG’nin entegrasyonu   Böyle bir dünyadan geçiyoruz. O yüzden halk ve hareket olarak bu tarihî fırsatı değerlendirmek istiyoruz. Bu konudaki hazırlıklarımız devam ediyor. İlgili tüm çevreleri duyarlılığa, sorumluluğa ve ciddiyete davet ediyorum. Bu gelişmelerin yaşanabilmesi, daha güzel ve aydınlık bir Türkiye için Önder Apo’nun fiziki olarak özgür olmasının mutlaka gerekli olduğunu bir kez daha belirtmek istiyorum. Yalnızca çalışma koşullarının yaratılmasından bahsetmiyorum.Önderliğimiz, ‘Bin kilometrelik yol bir adımla başlar’ dedi. Biz şimdi bir hedefe yürüyoruz. Her şey birden olmaz. Ama Önder Apo’nun özgürlüğü, her şeyi daha fazla hızlandıracak ve beklediğimiz, istediğimiz özgürlük dolu günleri daha yakın hâle getirecektir.   Demokratik entegrasyon konusunu da açtınız. Geçtiğimiz günlerde Suriye’de devam eden entegrasyon sürecinin tamamlandığına ve birtakım gelişmelerin yaşandığına ilişkin açıklamalar yapıldı. Büyük bedellerin ödendiği ve amansız bir mücadelenin verildiği Rojava’da yaşanan gelişmeler sizce olumlu mu? Öncelikle şunu söyleyeyim: Evet, entegrasyonun tamamlandığı söyleniyor ama bahsedilen herhâlde SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonudur. Demokratik entegrasyon bu değildir. Demokratik entegrasyon, daha geniş bir yelpazeye sahip bir kavram ve stratejidir.   Demokratik entegrasyon nedir?   Bir yandan devletle entegrasyon, diğer yandan toplumun entegrasyonu var. O süreçler hâlen devam ediyor. Bunu, bir şeyin başlayıp bittiği biçiminde düşünmemek lazım. İkincisi, Kürdistan’ın her parçasının özgünlüğü var. Suriye’de yaşayan Kürtlerle Irak’ta yaşayan Kürtlerin konuları aynı değil. Rojhilat’ta yaşayan Kürtlerle Bakurê Kürdistan’da yaşayan Kürtlerin durumları aynı değil. O yüzden demokratik entegrasyon stratejisinin esnek bir yapısı ve çerçevesi var. Bu anlamıyla doğru anlaşılmayı bekliyor.Biz de demokratik entegrasyonun ne olduğunu, nasıl ele alınması gerektiğini ve bu süreç açısından ne anlama geldiğini tartışıyor, anlamaya çalışıyoruz. Eğer doğru anlaşılır ve yürütülürse devletlerle Kürtler ve Kürtlerin kendi aralarında demokratik birliğin sağlanabileceği, ilişkilerin gelişebileceği bir süreci yaşayacağız. Yine doğru anlaşılırsa Kürtlerin ortak bir tutumla dört parça Kürdistan’da iradesini koruyabildiği zamanları yaşayacağız.   Ana dil vurgusu   Kürtler bunları devletleşmeden; demokratik toplum olarak, iradeleşerek ve kendi özgün kurumlarını geliştirerek yaşayacaklar. O yüzden halkımız yalnızca devletlele ilişkilere bakarak biçim ve şekil almamalı. Kendisini örgütlemeli, demokratik toplum olmalı. Toplum olarak komünden başlayarak; adına komün, kooperatif, akademik çalışma ya da birlikler dersiniz, ihtiyacı olduğu kadar ama mutlaka örgütlenerek bu entegrasyon sürecinin başarıyla gelişmesini sağlamalı. Rojava Kürdistan’da bu konuda önemli bir deneyim vardır. Orada 14 yıl boyunca bir özerk yönetim ve bunun yarattığı bir kültür var. Dikkat edin, Rojava Kürdistan’ın Suriye’ye entegrasyonu açıklandı. Dil konusunda önce Kürtçenin ulusal dil olacağı söylendi. Ardından seçmeli dil olarak ifade edildiği ve Suriye’nin ikinci resmî dili olarak kabul edilmediği anlaşıldı. Bunun üzerine hemen eylemler başladı. Bu çok güzel ve anlamlıdır. ‘Biz kendi ana dilimizde eğitim görmek istiyoruz’ diye açıklamalar yaptılar.   Bütünleşme kendini inkâr ederek olmaz   Entegrasyon, kendini inkâr ederek bütünleşmek değildir. Kendi değerleriyle birlikte devletle, devlet mekanizmasıyla bütünleşme tartışılıyor. Bu anlamıyla yetersizlikler vardır. Suriye’de diyaloğun sürmesi, çatışmaların ve gerginliklerin önünü almak açısından önemlidir. Fakat daha yoğun ve kapsamlı bir mücadele gerektiği de açıktır. Bunu yalnızca Kürtler açısından değil, bölge halkları açısından da söylüyorum. Orada yaşayan Süryanilerin de hakları olmalı. İnançlarını, kendi dillerini koruma ve geliştirme, ana dillerinde çocuklarını yetiştirme hakları olmalı. Bu minvalde yaklaşılırsa daha doğru olur. Mazlum Abdi’nin danışman, İlham Ahmed’in parlamenter olması, devletle ilişkileri sürdürmek açısından anlamlı olabilir. Fakat bunu ayrıca ve özel olarak tartışmak lazım: Sosyalistler devletlerle ve iktidarla nasıl ilişkilenir? Bizim kriz noktalarımızdan biri de budur. Marksist-Leninist ideolojiye dayananlar, ‘Ya devleti ele geçirirsin ya da ona muhalefet edersin’ diyorlar.   Toplum bir bütün olarak mücadeleci hâle gelmelidir   ‘Ya iktidarı ele geçirip değişim ve dönüşümü öyle sağlarsın ya da cepheden karşıtlık içerisinde olursun’ deniliyor. Demokratik entegrasyon stratejisi ise başka bir yorumdur. İlişki ve çelişkiyi birlikte yaşamayı, çelişki içerisinde dönüşüm geçirmeyi gündeme alan bir stratejidir. Bunlar ayrıca tartışılması gereken konulardır.Fakat önemli olan, müzakere kadar mücadeleyi de sürdürmektir. Herkes müzakereci olamaz; birilerinin de mücadele etmesi gerekir. Bu da toplumun kendisidir; genç kadınlar, genç erkekler, toplumdaki ezilen sınıflar ve farklı kesimlerdir. Toplum bir bütün olarak mücadeleci hâle gelmelidir. Bunun için de örgütlü toplum olmayı başarmalıdır. Türkiye ve Kürdistan doğasına yönelik ağır tahribatlar söz konusu. Deyim yerindeyse yerin altını oyma çalışmaları sürüyor. HES ve benzeri çalışmalar adı altında ekolojik yıkım yaşanıyor. Buna karşı bir mücadele de sürüyor. Peki, bu direniş yeterli mi?   Kesinlikle yeterli değil. Bunu daha geniş tartışmak gerekebilir. Kapitalizmin çeşitli aşamaları var. İçinde bulunduğumuz aşamada sömürülecek yeni alanlar kalmadığı için toprağın ve yerin altı gerçekten delik deşik ediliyor. Bununla da kalmıyor; yalnızca insanların değil, bütün canlıların ekosistemi ortadan kalkıyor. Bunun sonuçlarını şimdi biraz görüyoruz. Maden arama şirketlerinin bulunduğu yerlerde geniş çaplı ağaç kırımları yaşanıyor. Atıklar, oradaki nehirleri ve suları kirletiyor.   Ekoloji   Alandaki canlılara yönelik etkileri görüyoruz ama daha ağır sonuçlarını önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Belki de bütün sorunları, kimlik ve özgürlük sorunlarını bir tarafa bırakıp temiz hava alabilmek için yaşam mücadelesi vereceğiz. O zaman kimse kimsenin ırkını, milletini ya da nereli olduğunu sormayacak. Böyle bir gerçeklikle karşı karşıya kalabiliriz.Kapitalizmin bir yıkım sistemi olduğunu bilerek antikapitalist mücadeleyi mutlaka geliştirmek lazım. İnsan doğasıyla birinci doğa, yani içinde yaşadığımız ekosistem arasında bir uyum geliştiremezsek gerçekten kıyamet günleri gelebilir.   Dikkat edin, son günlerde dünyanın birçok yerinde yoğun sel baskınları oldu, insanlar yaşamını yitirdi. Bundan bir süre önce art arda depremler oldu. Bunlar bu gerçeklikle ilgilidir. Yer altını oyan makineler etki yapmıyor mu? Fay hatlarını kırmıyor mu? Kısacası, ekolojik mücadele konusunda daha fazla bilinçlenmek gerekiyor. Bu, yalnızca günlük bir çevre mücadelesi değildir. Bunun felsefesini; yaşama bakış açısını ve yaşam tarzını geliştirmemiz lazım. Bunlar gelişmeden ekolojik mücadele de yeterince gelişmez. Çıkarcı ve pragmatist yaklaşımlar devam eder. Doğayla daha bütünlüklü, onunla iç içe geçen ve buna dayalı bir mücadele anlayışının mutlaka gelişmesi lazım. Bu konuda Kürdistan ve Türkiye gençliğiyle kadınların, özellikle de gençlerin öncülük yapması gerektiğini bir kez daha belirtmek istiyorum.   Neden gençler? Çünkü gelecek onlara kalacak. Şimdiden nasıl bir dünya, yeryüzü ve ekosistem kurulduğunu bilmeyen, bu konuda bilinçli yaşamayan gençlik, 10 yıl sonra çok kötü bir tabloyla karşılaşabilir. O yüzden gençler geleceklerine sahip çıkmalı. Demokratik ve ekolojik mücadeleyi, toplumsal doğa ile birinci doğanın gerçekliğine dayalı olarak geliştirmelidir.”