Barışın hukukuna bakış
- 09:07 14 Ağustos 2026
- Jineolojî
“Gerçek anlamda toplumsal bir barışın gerçekleşmesi, kadınlara yönelik patriyarkal baskı, kültürel şiddet ve ekonomik sömürünün aşılmasıyla mümkündür.”
Ebru Akkal
Barış; modern siyasal düşüncenin en karakteristik kavramlarından biri olarak; şüphesiz sadece bir kavram değil, bir değerler bütünü olarak tanımlandığında tam anlamını karşılayacaktır. Özellikle çoklu ve uzun süreli çatışmaların var olduğu coğrafyalarda barış; toplumsal düzenin yeniden örgütlenmesini, eşitlik ve özgürlüğün yeniden tanımlanmasını ve demokratik bir toplumun ahlaki-politik bir temelde yeniden inşasını kapsamaktadır.
Zamana yayılmış, biçim ve şekil değiştirmiş bir küresel çatışma ortamında olduğumuz açıktır. Bu savaşın en kanlı ve ağır pratikleri ise Ortadoğu coğrafyasında, özellikle kimlikler ve etnik aidiyetlere barış kazandırma söylemleri ile ulus-devletçi modernite tarafından geliştirilmektedir. Bu bağlamda barış söylemlerinin kapitalist modernite elinde, tam zıttı olan savaş, iktidar, güvenlik politikaları, inkâr ve imha üzerinden geliştirildiğini; topluma kurucu bir özne olma imkânı tanınmadığını ve barışın toplumsal uzlaşı yönünün yok sayıldığını söylemek mümkündür. Yakın dönem dünya tarihi “barış” söylemleri, kapitalist modernite güçleri tarafından “savaş” kavramı yerine kullanılan; yıllara yayılan bir politika ile halkların barış kavramı ile olan ilişkisini zedeleyen, barışın karşıladığı değerler bütününü de görünmez kılan örneklerle doludur.
Bu yaklaşım, Türkiye’nin son 50 yılında da kendini göstermiştir. “Terör”; Kürt halkının özgürlük ve eşitlik mücadelesi ile eş tutulmuş; baskı, inkâr ve imha ile yönelen “savaş”, barış ve kardeşlik amacı taşıdığı ifade edilerek meşru kılınmaya çalışılmıştır. Güncel olarak süren süreç tartışmalarında dahi; özellikle süreç karşıtlığının tutunduğu söylem ve pratiklere bakıldığında bu tutumun farklı görünümlerini tespit etmek mümkündür. Rafa kaldırılan, yok sayılan ve unutturulmaya çalışılan toplumsal birlikteliğin gelişimi; bu kesimler tarafından hala “savaş” gerekçeleri ile gölgelenmeye çalışılmaktadır. Hakikate giderek yaklaşılan bu süreçte barış olgusunun toplumsal birlikteliğin ve demokratik toplumun önemli bir dönemeci olması, ekseninden kaydırılmak istenen anlamının da yeniden belirlenmesini zorunlu kılmaktadır.
Olgunun içini boşaltan, onu yok eden ve anlamsızlaştıran tüm çabalara karşın gerek içinde bulunduğumuz coğrafya için gerekse de tüm dünya halkları için yeşeren bir umut vardır. Bu umut; kapitalist modernitenin günümüzde halklara karşı yıkımın ve çatışmanın bir gerekçesi olarak ileri sürdüğü barışın hakikatini, yıllara dayanan Kürt özgürlük mücadelesi ve vardığı nokta olan demokratik toplum ve barış süreci ile yeniden inşa etmektedir.
Demokratik toplumun barış ve demokratik entegrasyon ekseninde inşası kuşkusuz bir mimariyi gerektirecek, bu da esasında toplum ve devletin karşılıklı bir anlaşması olarak tarifleyebileceğimiz “hukukun yeniden tanımlanması” ihtiyacını ortaya çıkaracaktır. Peki barışın hukuku hangi zeminde, hangi ilkelerle ve hangi yöntemlerle örülebilir? Bu soruyu cevaplayabilmek için barış ve hukuk kavramlarını irdelemek kaçınılmazdır.
Barışın diyalektiği: Negatif ve pozitif barış
Norveçli sosyolog Johan Galtung’a göre barış; negatif ve pozitif barış olarak ikiye ayrılmaktadır. “Negatif barış”, şiddetin yalnızca doğrudan biçimlerinin ortadan kalkmasını; yani silahların susmasını ifade eder. Ancak bu durum, yapısal ve kültürel şiddetin devam ettiği toplumlarda yüzeysel bir sükûnetten öteye geçmez.
“Pozitif barış” ise adaletin, özgürlüğün, toplumsal eşitliğin ve demokratik katılımın gerçekleştiği; ilişkilerin dönüşüme uğradığı bütüncül bir barış halini ifade eder. Galtung’a göre pozitif barış, toplumun kendisini yeniden örgütleyerek şiddetin tüm biçimlerini ortadan kaldırmasıyla mümkündür. Bu noktada teorisyenliği Galtung’a ait olarak kabul edilse de “negatif barış ve pozitif barış” kavramsallaştırmasının ilkin Martin Luther King tarafından Birmingham Hapishanesi’nde iken kullanıldığını belirtmekte fayda vardır. M. Luther King mektubunda negatif barışı “gerilimin yokluğu”, pozitif barışı ise “adaletin varlığı” olarak tanımlamıştır.(https://blogs.gwu.edu/ccas-panamericanos/peace-studies-wiki/peace-studies-wiki/approaches-to-peace/negative-and-positive-peace-framework/ )
Buna göre negatif barış; savaşın durması, silahların susması ve güvenlikçi politikaların geri çekilmesi ile şiddet yokluğu olarak kabul görmekte ise de gerçek anlamda bir barışın tesisi için tek başına yeterli olduğunu söylemek zordur. Negatif barış “savaşsızlık/şiddetsizlik” hali olarak tanımlanırsa pozitif barış ya da daha geniş anlamıyla “demokratik entegrasyon”; toplumun kendi kendini yeniden kurma kapasitesinin ortaya çıkarılması ve politik bir toplumsal dönüşüm sürecini içeren bir inşa eylemi olarak ele alınmalıdır.
Bu noktada negatif barışın şiddetsizlik vurgusu ile demokratik entegrasyonun kadın özgürlüğü ilkesinin doğrudan ilgisi ve bağı olduğunu görmek gerekir. Bu da kadın özgürlüğünün barışın sürekli kılınması için toplumsal bir pratiğe dönüştürülmesini gerektirecektir. Bu yönlü bir eksen; kadınların inşa sürecinin kurucu öznesi olarak hem militarizmin hem de ataerkil iktidar düzeninin aşılmasında merkezi rolünü de zorunlu kılmaktadır. Çünkü kadınlar için şiddet yalnızca savaş ve çatışma biçiminde ortaya çıkmamakta, günlük yaşamın her anında ekonomik sömürüden kültürel şiddete kadar geniş bir yelpazede ataerki yeniden üretilmektedir. Bu nedenle kadınlara yönelik patriyarkal baskı, kültürel şiddet ve ekonomik sömürü devam ettiği sürece gerçek anlamda toplumsal bir barışın gerçekleşmesi mümkün değildir.
Toplumsal özgürlüğün kaybedildiği ilk noktanın kadın sömürüsü ve köleleştirilmesi olması ile devamında şiddet, savaş ve militarizm denkleminin açığa çıkması tesadüf değildir. Kadın üzerinde geliştirilen şiddet biçimleri ve toplumun doğal halinden koparılması; patriyarkanın kurumsallaşmış bir hali olan militarizme dönüşmüş ve devletleşen ataerki, militarizm ve milliyetçiliğin besinini kadın üzerinde geliştirdiği tahakküm ve cinsiyetçi şiddetten almıştır. En nihayetinde insanlık tarihinde kadının sömürgeleştirilmesi ile başlayan kadın kırımı; savaş, milliyetçilik, militarizm ve hegemonik ilişkilerin kaynağı haline gelmiştir. Abdullah Öcalan’ın son değerlendirmelerinde “kastik katil” olarak tanımladığı bu olgu; tüm bu aşamaların sistematize hali olarak karşımıza çıkmaktadır.
Mevcut hali ile toplumun tüm bileşenlerinin ortak tahayyülünü ve karşılıklı taahhüdünü içeren bir sözleşme olarak kabul edemeyeceğimiz verili sistemin yeniden inşasının, tüm ilişkilerin eşitliğinin tesis edilmesiyle gerçekleşebileceği açıktır. Keza kadın kurtuluş ideolojisi ve kadın özgürlük çizgisi, barışın kadın merkezli bir toplumsal dönüşüm olmadan gerçekleşemeyeceğinin kabulünü gerektirir. Demokratik toplumun temel esaslarından olan tüm farklılıkların bir arada yaşama imkanının; toplumsal yaşamın en iyi örgütleyicileri olan kadınlarla hayata geçirileceği tartışmasız olduğundan, barışın hukukunun da kadın özgürlük perspektifinden hayata geçirilmesi temel düstur olmalıdır.
Negatif barışın gerçekleşmesi bir “yola çıkma” olarak tahayyül edilir ise, demokratik entegrasyon ya da pozitif barış da o yolda olma halini anlatacaktır. Yani pozitif barış tek bir an, bir fotoğraf ya da tekil bir durum değil; akışı ve devinimi olan, sürekliliği esas alan bir doğrusallık olarak tarif edilebilir. Burada da karşımıza barışın ahlaki politik ve hukuki özellikleri çıkacaktır.
*Yazının devamı “Barışın Ahlaki Politik Temeli ve Demokratik Hukuk” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır.
*Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Kadın ve Barış” dosya konulu 37. sayısından kısaltılarak alınmıştır.







