Çoğalan bir hayattı bizimkisi

  • 09:05 6 Eylül 2026
  • Kadının Kaleminden
“Tanık olduğumuz her an, insanı geçmişteki kendi anılarına ve duygularına götürüyordu. Her bir cümlede kendimizden bir parça buluyorduk. Hepimiz böylesi fiziki ayrılıklara şahitlik ederek büyümüştük. Bazen bir yanımızın hep eksik olduğunu düşünürdük. Oysaki büyüdükçe onların her an yanı başımızda olduklarını anlayabiliyorduk. Ve her seferinde, ‘Başka bir çocuk daha bir yanının eksik olduğu hissiyle büyümemeli’ diyorduk içimizden.”
 
Dilan Kartal
 
Şuramızda bir şey var,
Acıya benzer!
Umuda benzer!
Böyle günlerde hayat hem acıya benzer hem umuda.
 
Yazılanlar ulaşır mı yazılan yerlere? Sahiden varır mı yazının asıl sahiplerine? Yoksa o da kendini sırların gizemine mi büründürür? Bunu bilemiyorum. Fakat gerçek olan şu ki yazılanlar daima eksiktir. Yarım kalmışlıklara atfen, kısacık zamanlara sığdırılmış ayrılık anlarına yaşamdan düşülen birer nottur yazılanlar. Yüreğimizin en derinliklerinde coşkunca akan deli ırmaklardan dışarıya dökebildiğimiz küçücük bir akarsudur aslında. Tek başına yazılanlar daima eksik kalır; onları ancak gözlerin ışıltısı, sözlerin derinliği ve hislerin sıcaklığı tamamlar. Ne olursa olsun, bütün anlamlar burada gizlidir. Bütün fırtınalar burada kopar, fark ettirmeden. Ağlayışlar, haykırışlar, özlemler ve umutlar burada tamamlar kendisini. Çünkü özü saklıdır içinde…
 
Ve paylaştıkça çoğalan bir hayattı bizimkisi. Paylaşmak; “ben” olmaktan çıkıp başkası olabilmek, bir başkasına yaşam suyu akıtmaktır. Başkasında yaşamaktır. Bu olmadan insanın da varoluşun da eksik kalacağını bilmektir. Ve biz birbirimizle güzele dair ne varsa, yüreğimize ne aldıysak onu paylaştık. Heybemize doldurduklarımızla yürüdük yolumuzu. Yüreğini birbiriyle paylaşanlar var oldukça, insanın özgür yaşama daha da yaklaştığını hissedebiliyorum.
 
Bazı duygulara alışamamak, onları kabullenememek… Kürt halkının yıllarca yaşadığı acılara alışamaması, bunları kabullenemeyişidir bugün yürütülen mücadele. Birçok Kürt gencinin yaşam ilkesidir şu cümle: “Alışırsam, kabullenirsem unuturum.” Ondandır alışmaktan ve kabullenmekten korkumuz.
 
Kürdistan, tarihinde bir ilke şahitlik ediyordu. Kürt özgürlük mücadelesi tarihi, amansızca yürütülen savaşlara tanıklık etmiştir. Bu savaşların en ağır ve en kutsal yanı ise şehadet gerçekliğidir. Kürt halkı, bakmaya dahi kıyamadığı evlatlarını uğurlamak için yediden yetmişe anma alanlarına akın ediyordu. Amed, Serhat, Botan, evlatlarına yakışır bir uğurlama yapabilmek için hummalı bir çalışma içerisindeydi.
 
Kürdistan’da bir yas havası olduğunu söylemek, hem Kürt halkına hem de bu uğurda yaşamını yitirenlere haksızlık olurdu doğrusu. Özgürlük mücadelesinde yaşamını yitiren yiğit evlatların anıldığı alanlar adeta mücadeleyi büyütme alanlarına dönüştü. Herkes yoldaşlarını uğurlamak için meydanlara akıyordu. Evet, Kürdistan ilk defa bu kadar evladına aynı anda ev sahipliği yapıyordu. Yüreklerindeki acıyla baş başa kalmamak için kimse bir dakika dahi durmayı göze almıyordu, çünkü acıyla öylece oturmaya alışkın değildi bu halk. Şehit Atakan Mahir’in bir konuşmasında, “Bazen bize soruyorlar; o kadar şehit var, nasıl yaşıyorsunuz? Oturup düşünemiyoruz. Oturup düşündüğümüzde yapamıyoruz. Yürümüyor yaşam o noktadan sonra” dediği anlardan geçiyoruz. Çünkü hâlâ yas tutma vakti değildi; bize miras bırakılan mücadeleyi zaferle taçlandırana dek yas tutmanın vakti olamazdı. Herkesin yüreğinden geçen tek şey onların anılarına bağlı kalabilmekti.
 
Yıllardır evlatlarına hasret anneler, babalar, kardeşler ve halkımız, yüreklerini ve duygularını birleştirerek en yiğit, en güzel çocuklarını karşılıyorlardı. Bir taziyeden, bir anmadan çok daha öte bir şeydi artık o alanlardaki duygu. Evet, dayanılması imkânsız acılar yaşanıyordu fakat anma alanları birer mücadele sözü verme meydanına dönüşmüştü. 25 Ağustos sabahı Amed’in Koşuyolu Parkı’nda, farklı tarihlerde sonsuzluğa uğurlanan özgürlük militanları için bir anma gerçekleşecekti. Her gün geçtiğimiz yollardı aslında Koşuyolu Parkı’na çıkan o caddeler, sokaklar…
 
Ama hiç bu kadar uzun ve zor gelmemişti sanırım. Bir yanımız bir an önce oraya ulaşmak istiyor, bir yanımız ise o yolun hiç bitmemesini diliyordu. Alana vardığımızda ise bambaşka bir hissiyat kaplıyordu insanı. Evladının, kardeşinin veya yoldaşının fotoğrafı başında duran aileleri görüyorduk. Yürekleri yangın yeriydi belki ama gelen herkesi en kutsal bağlarla, en sıcak duygularla karşılıyorlardı. Alana gelen her bir insanla acılarını hafifletiyor, mücadelelerini büyütüyorlardı.
 
Ardı sıra dizilen özgürlük militanlarının fotoğraflarına baktığımızda bir arkadaş dönüp, “Hepsi birbirinden güzel ve genç yoldaşlarımızı uğurluyoruz” diyordu. Evet, çok haklıydı; bakmaya kıyamadıklarımızı, gözümüzden sakındıklarımızı uğurluyorduk. Tarifi imkânsız duygulardı. Evrenin bizi bir araya getirdiği buluşmalar yaşıyorduk aslında. Halkının fedaisi olan bu çocuklarla belki de daha önce bir dakika dahi sohbet edememiş, o güzel gülüşlerini canlı görememiştik. Fakat biliyorduk ki yoldaşlık; birbiriyle tek kelime dahi konuşmadan birbirini hissetmek ve yeri geldiğinde birbirini yaşatmaktı. Evet, en çok da şimdi, duygularımızın bizi güçlü kılması gereken bir dönemdeyiz.
 
Evlatlarının fotoğrafları başında duran anneler arasında, birkaç gün önce bir etkinlikte röportaj yaptığım bir anneyi fark ettim. Hemen aklıma, “Ben de bir gerilla annesi olarak oğlumun gelip demokratik siyasete katılmasını istiyorum” dediği o cümleler geldi. Birkaç gün önce bu umutla oğlunun yolunu gözleyen anne, bugün onu en güzel şekilde uğurlamak için alandaki yerini alıyordu. Evet, Kürdistan’da yaşamak ve bir Kürt anası olmak sanırım tam da böyle bir şeydi.
 
Anmanın gerçekleştiği alanlarda mikrofon uzattığımız veya sohbet ettiğimiz herkes ilk olarak şu cevabı veriyordu: “Şehitler için ne yapsak az kalır, bizi bugüne getiren onların mücadelesidir.” Bulunduğumuz alana “Özgürlük Meydanı” diyen bir annenin yüreğindeki acıyı ve gözlerindeki o gururlu duruşu görebiliyordu insan. Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutsak olan Sevim Ekin’in, yaşamını yitiren kardeşi Agir Amed (Hamit Ekin) için gönderdiği mesaj okunuyordu alanda: “Şehit Heval Fuat’ın (Ali Haydar Kaytan) bir sözü vardır: ‘Yoldaşlık gerçek, sonsuz aşktır.’ Kardeşim de bu aşkla mücadelemde bana ortak oldu. Şimdi şehit olarak bu aşkı sonsuzlaştırdı.” Bu cümlelerde abla-kardeş bağından çok daha öte bir yoldaşlığın olduğu aşikârdı. Gever’de iki kızının birden şehadet haberini alan bir babanın, “Belki bugün çocuklarımızın mezar yerlerini bilmiyoruz ama onların kanı Kürdistan dağlarında gül bahçelerini suluyor” sözleri; gururun, onurun ve pek çok duygunun bir arada yaşandığının kanıtıydı.
 
Anma alanında beni en çok etkileyen anlardan biri de Wan’da yaşamını yitiren Rojîn Gewda’nın (Gülşen Aslan) fotoğrafına uzun uzun, sessizce bakan küçük bir çocuk olmuştu. O öylece fotoğrafı izlerken, ben de onun bu anını vizörümden yakalamaya çalışıyordum. Fotoğrafını çektiğimi fark edince dönüp sadece gözlerimin içine baktı. Gözlerinde, o küçük yüreğine sığdıramadığı derin duygular vardı. Sonradan öğrendim ki halasının fotoğrafının önünde duruyormuş. Kendisi henüz 7-8 yaşlarındaydı ve halası 2014’te mücadeleye katılmıştı. Yani halası gittiğinde o henüz dünyaya bile gelmemişti. Hiç görmediği halasını uğurluyordu…
 
Tanık olduğumuz her an, insanı geçmişteki kendi anılarına ve duygularına götürüyordu. Her bir cümlede kendimizden bir parça buluyorduk. Hepimiz böylesi fiziki ayrılıklara şahitlik ederek büyümüştük. Bazen bir yanımızın hep eksik olduğunu düşünürdük. Oysaki büyüdükçe onların her an yanı başımızda olduklarını anlayabiliyorduk. Ve her seferinde, “Başka bir çocuk daha bir yanının eksik olduğu hissiyle büyümemeli” diyorduk içimizden.
 
Baktığımız her bir fotoğrafı akıllarımıza, yüreklerimize kazıyor; “Gözlerindeki ışık yolumuzu aydınlatan, yön veren olacak” diyorduk. Ve ne olursa olsun, onlar yüreklerimizde en canlı halleriyle yaşamaya devam edecek olanlardı.
 
İşte bu yüzden özlemle kutsadık geçişimizi, sevgiyle yıkadık bugünümüzü, inançla donattık yarınlarımızı. Ayrılıkların olmadığı başka bir yaşamda yeniden buluşmak dileğiyle…