Küresel elitlerden Türkiye’ye: Kastik katil suç üretmeye devam ediyor

  • 09:01 19 Şubat 2026
  • Güncel
Melike Aydın
 
İSTANBUL - Jineoloji Akademisi’nden Rojda Yıldız, Jeffrey Epstein dosyasıyla görünür olan küresel elit suç ağlarının “erkek sözleşmesi”nin güncel hali olduğunu belirterek, bu ağların köklerinin “kastik katil” zihniyetine dayandığını ve Türkiye’nin de bu suç üretme düzeninin dışında olmadığını söyledi.
 
Jeffrey Epstein dosyasında açığa çıkan ilişkiler, erkek egemen sistemin görünmeyen yüzünü bir kez daha ortaya koyarken; uluslararası elit suç ağları, devletlerin güvenlik politikaları ve kadın kırımı arasındaki bağ da daha görünür hale geldi. Bu tablo, kadın bedeni ve emeğinin nasıl bir sömürü düzenine dahil edildiğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.
 
Bu yapıyı “erkek sözleşmesi” olarak tanımlayan Jineoloji Akademisi’nden Rojda Yıldız, benzer ağların yalnızca günümüzle sınırlı olmadığını, köklerinin “kastik katil” zihniyetine dayandığını vurguladı. Rojda Yıldız, küresel örneklerden Türkiye’ye uzanan bu ilişkiler ağını, cezasızlık rejimini ve kadınların öz savunma/örgütlenme hattını değerlendirdi; sorularımızı yanıtladı.
 
“Bu belgeler, erkek egemen sistemin makyajsız ve çıplak gerçekliğini ortaya koydu.”
 
*Jeffrey Epstein benzeri vakalar bağlamında; küresel elit ağların kadın bedeni ve cinsel saldırı üzerinden kurduğu sömürü düzeni, erkek egemen güç sistemleri açısından nasıl okunmalıdır? Bu ağların tarihsel olarak kastik katil yapılanmaları ile ilişkisi neyi gösterir?
 
Ocak ayıyla birlikte yayımlanan 3 milyondan fazla sayfalık belge, elit tabaka olarak tanımlanan kesimin gerçek yüzünü açığa çıkardı. Çünkü bu vakalarda adı geçen, toplumda popüler ve rol model olarak sunulan kişilerin aslında nasıl bir sistemin parçası olduğu netleşti. Ben bu yapıyı erkek sözleşmesi olarak tanımlıyorum. Bu belgeler, erkek egemen sistemin makyajsız ve çıplak gerçekliğini ortaya koydu. Daha derin incelendiğinde Ortadoğu’daki erkek örgütlenmeleri ile Avrupa ve Amerika’daki yapılanmalar arasında özde bir fark olmadığını, aradaki farkın yalnızca görünüşte kaldığını görüyoruz. Örneğin, Jeffrey Epstein vakasına benzer süreçlerin hem Amerika'da hem de Avrupa'da yaşandığını görüyoruz. Aynı şekilde Jimmy Savile gibi toplum tarafından kahramanlaştırılan, çocuklara rol model gösterilen kişilerin finansı, sporu, bilimi ve özellikle parayı kullanarak sistematik suç ağları kurabildiği ortaya çıktı. Bu nedenle bu yapıyı, erkeklik sözleşmesinin lüks yaşam ve prestijle makyajlanmış güncel hali olarak değerlendiriyorum.
 
Son dönemde Taş Tepeler olarak adlandırılan ve kastik katil zihniyetini temsil eden tarihsel yapılanmalarla bugünkü sistemler arasında da ciddi benzerlikler görüyorum. Bu yapılar izole alanlarda örgütleniyor, erkeklik gücünü yüceltiyor ve kadınlar ile çocukları tüketim nesnesine indiriyor. İnsan kaçakçılığı, zorla çalıştırma ve sistematik şiddet hem tarihsel hem güncel örneklerde karşımıza çıkıyor. Bu nedenle yalnızca fiziksel saldırıdan değil, toplumun zihniyetine yönelik bir saldırıdan söz etmek gerekir. Yaklaşık 10 bin yıl öncesine tarihlenen Göbeklitepe ve Karahantepe üzerinin örtülmesi, bu zihniyetin yok olduğu anlamına gelmez. Bugün benzer sistemler varlığını sürdürüyorsa, bunun bireysel değil, doğrudan sistemsel bir sorun olduğunu açıkça ifade etmek gerekir.
 
“Bu saldırı yalnızca kadının bedenine değil, kadının zihniyle kurduğu yaşama, inancına ve toplumsallığına yöneliktir.”
 
*Jineoloji perspektifinden bakıldığında; devlet güvenlik politikaları ile “kadın kırımı” arasındaki ideolojik bağ nedir? Erkek egemen sistemlerde güvenlik mekanizmaları neden kadını korumak yerine çoğu zaman bu suç ağlarının parçasına dönüşür?
 
Jineoloji yalnızca kadın bilimi değildir; “jin” kavramıyla birlikte yaşamın kendisini ifade eder ve yaşamı kadın perspektifiyle yeniden kurmayı hedefler. Bu nedenle yaşama dönük her saldırıya karşı devrimci bir duruş geliştirir. Kadın kırımı dediğimiz olgunun binlerce yıl öncesine, kadın ile erkek arasındaki ilk ayrışmaya dayandığını ve sistemin kendisini bu kırılma üzerinden var ettiğini görüyorum. Bu saldırı yalnızca kadının bedenine değil, kadının zihniyle kurduğu yaşama, inancına ve toplumsallığına yöneliktir.
 
Kadının hedef alınmasının nedeni güçsüz olması değildir. Tam tersine, bu çürümüş sistemi açığa çıkarabilecek en güçlü zihniyetin kadın özgürlük bilinci olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle jineoloji, hukuk ve anayasa adı altında sunulan, ancak toplumu ve özellikle kadınları ötekileştiren düzenlemeleri sorgular. Bugün barış ve güvenlik söylemiyle sahaya sürülen güçlerin dahi istismar vakalarıyla anılması, örneğin Bosna-Hersek’te ortaya çıkan vakalar, erkek egemen güvenlik yapılarının da sömürü ve şiddet üretebildiğini gösteriyor. Bu yüzden jineoloji, kadını koruyacak sistemlerden çok, kadının kendi öz savunmasını ve kolektif gücünü oluşturmasına dayanır.
 
Kadın kırımı vakalarının temelinde, sistemin kendini sürdürebilmek için bir kurban yaratma zorunluluğu yattığını düşünüyorum. Devlet ya da iktidar yapıları, kadınları mağdur ve korunmaya muhtaç konuma yerleştirerek güvenlik politikalarını inşa eder. Eğer kadını bastıramazsa, kendi ihtiyaçlarına uygun bir kadın modeli yaratmaya çalışır. Nitekim Jeffrey Epstein vakasında kız çocuklarının özgür yaşam ve refah vaatleriyle sisteme çekildiğini görüyoruz. Batı’da bu süreç refah ve özgürlük söylemiyle, Ortadoğu’da ise kader ve itaat söylemiyle kurulsa da amaç aynıdır.
 
Bu sistem, dünya nüfusunun yarısını sömürü alanı olarak görür. Açılan davalar çoğu zaman gerçek adalet yerine bir gösteri alanına dönüşür. Bu durum bana tarihsel gladyatör sahnelerini hatırlatıyor. Devlet güvenlik politikalarının dramatizasyon ve gürültü üretimi üzerinden çalıştığını düşünüyorum. Bu nedenle kadınlara yönelik saldırıları yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ideolojik bir saldırı olarak ele almak gerektiğini savunuyorum.
 
“Bu cezasızlık yalnızca hukuki bir boşluk değil, aynı zamanda ideolojik bir mesajdır.”
 
*Türkiye örneğinde (Joris Demmink vakası gibi örnekler dahil), güvenlik bürokrasisi ve siyasal yapıların organize suçla kesiştiği noktalarda kadınlara yönelik suçlar neden cezasız kalmaktadır? Bu cezasızlık hali toplumsal cinsiyet rejimini nasıl şekillendirir?
 
Türkiye örneğinde güvenlik bürokrasisi ile siyasal yapıların organize suçla kesiştiği alanlarda kadınlara yönelik suçların cezasız kalmasını, devlet yapılarının kendisini her zaman en güçlü ve dokunulmaz konumda kurmasıyla ilişkilendiriyorum. Bu yapı, erkek egemen tahakkümün toplumsal izdüşümünü üretir ve bu vakalar arttıkça toplumda bir normalleştirme süreci gelişir. Örneğin, geçmişte Boris Johnson tarafından da 1990’larda benzer yapıların varlığına işaret edilmişti. Türkiye’de ise Ensar Vakfı vakasında çocuklara yönelik istismarın açığa çıkmasına rağmen etkin bir yargı süreci işletilmemesi, güvenlik ve hukuk mekanizmalarının çoğu zaman erkek egemen güç alanlarını koruduğunu gösteriyor.
 
Bu cezasızlık yalnızca hukuki bir boşluk değil, aynı zamanda ideolojik bir mesajdır. Fail erkekler, birkaç yıl ceza alıp çıkabileceklerini düşünerek hareket ederken, devlet bürokrasisi ya da elit yapılara bağlı kişiler kendilerinin hiç yargılanmayacağına inanıyor. Bu durum toplumsal cinsiyet rejimini şekillendiriyor; kadını korunmaya muhtaç, erkeğe bağımlı ve sürekli mağdur olarak konumlandıran bir düzen kuruluyor. Bazı dini ya da toplumsal figürlerin bu suçları normalleştiren açıklamaları da bu zihniyeti besliyor. Örneğin, Cübbeli Ahmet Hoca tarafından kullanılan ifadeler, istismar vakalarının sıradanlaştırılmasına hizmet eden söylemlerin nasıl üretildiğini gösteriyor.
 
Benzer şekilde uluslararası örneklerde de, örneğin Joris Demmink iddialarında görüldüğü gibi, bürokrasi ile suç ağlarının kesiştiği noktalarda sessizlik ve koruma mekanizmaları devreye giriyor. Bu durum bana mafyatik yapılardaki “suskunluk yasasını” hatırlatıyor; sistem kendi içindekini korurken kadınları, çocukları ve toplumu saldırıya açık hale getiriyor. Ayrıca bu süreç yalnızca cezasızlıkla sınırlı kalmıyor, aynı zamanda dikkat dağıtma ve gündem değiştirme yöntemleriyle destekleniyor. Örneğin, Jeffrey Epstein davası sonrası uluslararası siyasette gündemin hızla başka krizlere, örneğin Venezuela tartışmalarına kaydırılması, bu tür vakaların görünürlüğünü azaltan bir gürültü siyaseti yaratıyor. Ben bu tabloyu, toplumun şok ve unutma döngüsü içine sokulması olarak değerlendiriyorum. Böylece cezasızlık kalıcı hale geliyor ve erkek egemen toplumsal düzen yeniden üretiliyor.
 
“Uluslararası hukukun yalnızca birkaç kişiyi yargılayan göstermelik süreçlerle değil, bu sistemleri nasıl ortadan kaldıracağına odaklanması gerekir.”
 
*İnsan hakları savunucularının devlet-suç ilişkisini deşifre etmedeki rolü nedir? Cinsel şiddet ve organize suç davalarında tanık koruma ve delil süreçlerinin aksaması adaleti nasıl engelliyor ve bu noktada uluslararası hukukun gerçek işlevi ne olmalıdır?
 
Bu soruya yanıt verirken Ali Şeriati’nin ortaya koyduğu “zihinsel hicret” kavramını önemli buluyorum. Hicret; el, dil ve kalben uzaklaşmayı ifade eder. Bugün iktidar ya da güvenlik devleti hukukuna bakarken de aynı zihinsel kopuşu gerçekleştirmek gerekir. Çünkü toplumun adalet anlayışı ile kendini korumaya odaklanan kapitalist devletin adalet anlayışı arasında ciddi bir fark vardır. İnsan hakları savunucularının ve toplumun, bu sistemin dayattığı hukuk kalıplarıyla düşünmemesi gerektiğini düşünüyorum. Güvenlik, vatan ya da bayrak söylemleri çoğu zaman militarizmi ve savaş politikalarını meşrulaştıran araçlara dönüşebiliyor.
 
Bugün ortada küresel ölçekte örgütlenen insan kaçakçılığı ve istismar ağları olduğunu görüyorum. Bu nedenle uluslararası hukukun yalnızca birkaç kişiyi yargılayan göstermelik süreçlerle değil, bu sistemleri nasıl ortadan kaldıracağına odaklanması gerekir. Toplumun her alanında köklü bir dönüşüm ve koruyucu mekanizmalar oluşturulmadan bu suçların önüne geçilemez.
 
Son dönemde birçok iktidarın norm dışı uygulamaları giderek açık hale geliyor. Örneğin Suriye’de anayasal düzenleme söylemi altında yürütülen şiddet politikaları, Taliban’ın Afganistan’da kurduğu düzen ya da Amerika Birleşik Devletleri’nin farklı güvenlik politikaları, devletlerin kendi norm dışılıklarını ilan edebildiğini gösteriyor. Bu tablo karşısında denge oluşturabilecek en önemli gücün sivil toplum, toplumun kendisi ve ezilen kesimlerin ortak mücadelesi olduğunu düşünüyorum.
 
Mevcut sistemin çoğu zaman elitleri ve güç merkezlerini koruduğunu, topluma kalıcı bir çözüm sunmadığını görüyorum. Bu nedenle adalet ve ahlaki değerler temelinde toplumsal bir direnç ve ortak mücadele geliştirilmeden bu sorunların çözülemeyeceğine inanıyorum.
 
“Kadınların toplumsal, siyasal ve savunma alanlarında öncülük etmesi erkek egemen yapılar açısından büyük bir tehdit olarak görülüyor.”
 
*Kadın özgürlük hareketlerinin, Rojava ve benzeri deneyimlerin güçlenmesi, sistemde neden sert bir karşı reaksiyon yaratıyor? Kadın kazanımlarının hedef alınması ve kadın örgütlenmelerinin kriminalize edilmesi, erkek egemen sistemin kendini koruma refleksi olarak nasıl analiz edilebilir?
 
Kürt kadın özgürlük mücadelesini değerlendirirken bunun tarihsel ve toplumsal bir zemine dayandığını düşünüyorum. Kürtlerin yaklaşık son iki yüzyıldır inkâr, asimilasyon ve statüsüzlük politikalarıyla karşı karşıya kaldığı biliniyor. Bu nedenle Kürt olarak doğmak başlı başına bir mücadele süreci yaratırken, Kürt toplumu içinde kadın olarak var olmak çok daha keskin bir direniş alanı oluşturuyor. Kadınlar hem halklarının varlık mücadelesini hem de kadın özgürlük mücadelesini birlikte yürütmek zorunda kalıyor. Özellikle Rojava deneyiminin hedef alınmasının temel nedeni de bu gerçekliktir. Kadınların toplumsal, siyasal ve savunma alanlarında öncülük etmesi erkek egemen yapılar açısından büyük bir tehdit olarak görülüyor. Bu nedenle kadın olduğu ve kendi toprağını savunduğu için kadınlara yönelik saldırılar sistematik hale geliyor; kriminalize edilme, terörize edilme ve yok edilmesi gereken bir tehdit olarak gösterilme politikaları devreye sokuluyor.
 
Nitekim IŞİD saldırılarında ilk hedeflerden birinin kadın kurumları, kadın sembolleri ve kadınların kurduğu toplumsal yapılar olması tesadüf değildir. Aynı şekilde örgütün 2014’te hedef aldığı yerlerden biri olan Palmira Antik Kenti saldırıları da kültürel ve toplumsal hafızayı yok etmeye dönük bir zihniyeti gösteriyor. Çünkü susturulmuş bir toplumun öncülüğünü kadınların yapması, erkek egemen sistem açısından daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. Bu nedenle Kürt kadın mücadelesi yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda küresel bir kadın özgürlük meselesi olarak ortaya çıkıyor. Erkek egemen sistem, itaat eden ve sınırları erkek tarafından çizilmiş kadın modeli isterken; örgütlü ve özgürlük talep eden kadın kimliği daha örgütlü şiddetle karşılaşıyor. Saç kesme, cinsel şiddet ya da cenazelere yönelik saldırılar yalnızca bireye değil, bütün topluma verilmek istenen bir gözdağıdır.
 
Bu şiddetin tarihsel örneklerine bakıldığında, Nazi Almanyası dönemindeki toplama kampları ile günümüzde kadınlara ve sivillere yönelik saldırılar arasında zihniyet açısından büyük bir fark görünmüyor. Benzer biçimde Jeffrey Epstein vakası da güç, sermaye ve erkek egemenliğinin sömürü mekanizmalarını yeniden üretebildiğini gösteriyor. Bu sistem bazen lüks ve sermaye üzerinden, bazen din, milliyetçilik ve militarizm üzerinden kendisini gizleyerek varlığını sürdürüyor. Bu nedenle sorunun ideolojik ve sistemsel bir karakter taşıdığını düşünüyorum. Erkek egemen ideolojiler farklı araçlarla kendini meşrulaştırsa da sonuç çoğu zaman toplumun parçalanması ve istismar sistemlerinin güçlenmesi oluyor. Bu noktada Theodor W. Adorno’nun soykırım koşullarında estetikleştirmenin sorgulanmasına dair yaklaşımını önemli buluyorum. Çünkü şiddetin romantize edilmesi, yaşananların toplumsal hafızadan silinmesine yol açabiliyor.
 
“Bu yaklaşımın daha vicdani, adalet temelli ve toplumsal bütünlüğü esas alan bir yaşam modeli sunduğunu düşünüyorum.”
 
*Kadın özgürlük paradigması, bu suç ağlarını tamamen tasfiye etmek için nasıl bir toplumsal model ve yapısal dönüşüm öneriyor? Küresel feminist dayanışma ve uluslararası işbirlikleri, devlet-suç ağlarını teşhir etmede ve yeni bir yaşam inşa etmede ne kadar etkili olabilir?
 
Sorunu ve çözüm ihtiyacını somutlaştırmak için Taliban döneminde görülen Baçabaze pratiği çarpıcı bir örnektir. Afganistan’da “çocuk oynatma” olarak bilinen bu uygulamada, yoksulluk ya da zorla kaçırma yoluyla alınan erkek çocuklarının kadın kıyafetleri giydirilerek istismar edildiği, ardından bu çocukların savaş mekanizmalarının parçası haline getirildiği biliniyor. Aynı süreçte kadınların kamusal yaşamdan tamamen dışlanması, ağır yasaklarla kuşatılması ve erkek egemen bir toplumsal modelin kurulması, yaratılmak istenen erkeklik ve kadınlık kalıplarını açık biçimde ortaya koyuyor. Bu durumun, ideolojik olarak totaliter erkeklik üretimiyle benzerlik taşıdığını düşünüyorum. Örneğin Nazi Almanyası döneminde uygulanan “üstün ırk” politikalarıyla toplumun yeniden şekillendirilmesi arasında zihniyet açısından paralellikler bulunuyor. Erkek egemen sistemler, bir yandan itaat eden ve sınırlandırılmış kadın modeli yaratırken, diğer yandan şiddet üzerinden şekillenen bir erkeklik inşa ediyor. Bu nedenle kadın özgürlük mücadelesi, yaratılmak istenen kadınlık ve erkeklik kalıplarını sorgulamakla başlar. Amaç yalnızca şiddet uygulayan erkekliğe karşı çıkmak değil, sömürüye dayalı toplumsal ilişkileri dönüştürmektir. Bu yaklaşımın daha vicdani, adalet temelli ve toplumsal bütünlüğü esas alan bir yaşam modeli sunduğunu düşünüyorum.
 
Son dönemde medya ve teknolojinin gelişmesiyle kadınların deneyimleri daha görünür hale geldi. Örneğin İran, ABD ve Çin gibi farklı coğrafyalarda kadınların sorunları değişse de ortak patriarkal yapılarla mücadele ihtiyacı giderek belirginleşiyor. Bu tablo, kadın özgürlük mücadelesinin yalnızca bir hak arayışı değil, aynı zamanda kapsayıcı bir toplumsal model kurma iddiası taşıdığını gösteriyor.