Simona Fraudatario: 'Umut hakkı' ertelenebilecek siyasi bir araç değildir
- 09:04 19 Şubat 2026
- Güncel
Melek Avcı
ANKARA - PPT Genel Sekreteri Simona Fraudatario, uluslararası hukuk kararlarının araçsallaştırılmasını eleştirerek, “Umut hakkının ‘müzakere edilebilir’ veya ‘sembolik bir önlem’ olarak ele alma girişimi, AİHS’i ihlal etme riskini taşır. Uluslararası insan hakları hukuku, bu hakkı devletin yerine getirmesi gereken bir yükümlülük olarak görür, ertelenebilecek bir siyasi araç olarak değil” dedi.
Belçika’nın başkenti Brüksel’de 5-6 Şubat 2025 tarihlerinde toplanan Daimi Halklar Mahkemesi (PPT), 54’ncü oturumunda el aldığı “Rojava-Türkiye” davasına ilişkin nihai kararını geçtiğimiz günlerde paylaşmıştı. Mahkeme, Türkiye’nin 2018’den bu yana saldırılarını incelese de Rojava’da 6 Ocak’ta başlayan ve anlaşma ile son bulan saldırılar için de bir heyetin yeniden incelemeye gideceği paylaşılmıştı. Uluslararası hukuk bağlamında, bağlayıcı olan bu karardaki bulgular, yeni inşa sürecinde de önemli yer tutarken, devletlerin uluslararası kararları ve mahkeme sonucunu, uygulamadaki boşlukları ve isteksizlikleri ise tartışma konusu.
PPT Genel Sekreterliği adına Simona Fraudatario, hem mahkeme kararını ve bunun güncel durum üzerinden değerlendirmesini yaparken hem de “umut hakkı” gibi uluslararası mahkeme kararlarının devletler tarafından araçsallaştırılmasını eleştirdi.
“Güvenilir raporlar ve uluslararası kuruluşlar, bölgedeki Kürt nüfusa ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi'ne (DAANES) yönelik ihlallerin yoğunlaştığını belgelemeye devam ediyor.”
*PPT Rojava’da insanlığa karşı suçların yargılama kararında, Türkiye’deki sınır valilikleri tarafından saldırıların planlanması ve sistemin dayatması “fiili işgal” göstergesi olarak sunulmuştu. Türkiye’nin uluslararası hukuka göre “işgalci güç” olarak karara bağlanması AİHM’de açılabilecek davalara nasıl yansıyabilir?
26 Mart 2025 tarihinde Brüksel'de sunulan Rojava - Türkiye davasına ilişkin kararında, Daimi Halklar Mahkemesi, Türk devletinin askeri saldırıları ve müttefik silahlı gruplar aracılığıyla 2018 yılından bu yana Kuzey ve Doğu Suriye'de uluslararası hukuku ihlal eden sürekli ve sistematik bir kampanya yürüttüğü sonucuna vardı. Bunlar arasında Suriye topraklarına yönelik yasadışı askeri saldırılar, sivillere ve sivil altyapıya yönelik saldırılar, zorla yerinden edilme, demografik mühendislik, kültürel ve sosyal yaşamın yok edilmesi yer alıyor. Mahkeme, bu eylemlerin ‘savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar’ olduğu sonucuna vardı. Ayrıca Mahkeme; etnik hedef alma ve Kürt kimliğini silme girişimlerini içeren genel davranış biçiminin soykırım niyetine işaret ettiğini tespit etmiştir. Karar, siyasi ve askeri sorumluluğun Türk devletinin en üst kademelerinde olduğunu teyit etmiştir. Ancak mahkeme, bağlayıcı bir yasal yetkiden ziyade ahlaki ve siyasi bir otorite kullandığını belirtti.
Kararda ifade edilen endişeler, 2026 yılında da son derece güncel olmaya devam etmiştir. Zira güvenilir raporlar ve uluslararası kuruluşlar, bölgedeki Kürt nüfusa, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi'ne (DAANES) yönelik ihlallerin yoğunlaştığını belgelemeye devam ediyor. Türkiye'nin Rojava'daki varlığı, klasik anlamda bir işgal yönetimi olarak resmi olarak ifade edilmemiş olsa da uluslararası hukukta ‘işgalci güç’ olarak nitelendirilmesini destekleyen önemli fiili unsurlar var. Bu bakımdan, Daimi Halklar Mahkemesi tarafından hazırlanan belgeler ve bölgedeki ihlallere ilişkin devam eden raporlar, Türkiye'nin sadece sözleşmenin maddi haklarını ihlal etmekle kalmayıp aynı zamanda mahkemenin değerlendirme ve uygulama yetkisine sahip olduğu yükümlülükler altına girdiğini gösteren iddiaların çerçevelenmesini sağlayarak gelecekteki AİHM davalarında çok önemli bir rol oynayabilir.
“PPT'nin kararı, siyasi liderlik pozisyonlarındaki kadınlara yönelik bu kasıtlı saldırıların "siyasi kadın kırımı" kavramıyla örtüştüğünü tespit etmiştir.”
*Belgede, Hevrin Khalaf, Yusra Mohammed Darwish ve Zainab Muhammad Saeed Muhammad gibi kadın öncülerin hedef alınmasının yalnızca savaş suçu değil, aynı zamanda “kadın kırım” olarak nitelendirildiği belirtilmektedir. 6 Ocak’taki HTŞ saldırılarında da bunu görmüştük. Bunun bölgede kadın temsiliyeti ve varlığını zayıflatmaya yönelik bir savaş stratejisi olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bu isimler, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi ve kurumlarında aktif olarak yer alan önde gelen siyasi figürlerdi. PPT'ye sunulan kanıtlara göre bu kişiler rastgele katledilmedi; cinsiyet eşitliği ve demokratik yönetişim hareketlerini bastırmayı amaçlayan daha geniş ve kapsamlı bir cinsiyet temelli şiddet politikasının parçası olarak katledilmişlerdi. Hevrin Khalaf'ın infazı, Türkiye destekli milislerin üyeleri tarafından ‘kutlamalar’ eşliğinde son derece vahşi bir şekilde gerçekleştirildi. Bu durum, suçun siyasi boyutunu vurgulamakta ve bu cinayetlerin, kadın katılımı ve demokratik yönetişim modellerini temsil eden bireyleri hedef alan sistematik bir yıldırma ve baskı stratejisinin parçası olduğunu göstermektedir. PPT'nin kararı, siyasi liderlik pozisyonlarındaki kadınlara yönelik bu kasıtlı saldırıların "siyasi kadın kırımı" kavramıyla örtüştüğünü tespit etmiştir. Bu daha geniş strateji, potansiyel olarak savaş suçu ve cinsiyete dayalı zulüm içeren insanlığa karşı suç olarak nitelendirilebileceğinden, faillerin uluslararası hukuk kapsamındaki sorumluluğunu da artırmaktadır. Açıkça, bu strateji, özellikle cinsiyet dengeli yapısıyla Rojava’da demokratik konfederalizm modelini baltalamayı amaçlamaktadır.
“PPT'nin evrensel yargı yetkisi çağrısı stratejik bir alternatiftir.”
*Uluslararası güçlerin, Kürtleri IŞİD’e karşı mücadelede ortak olarak gördüğü ancak Türkiye’nin saldırıları karşısında sessiz kaldığını da tespit etti. Türkiye’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taraf olmaması yargılamada mahkemenin “evrensel yargı yetkisi” çağrısı bu cezasızlık engelini etkili biçimde nasıl aşabilir?
Daimi Halklar Mahkemesi kararı, uluslararası tepkilerde açık bir gerilimi ortaya koymaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık gibi batılı güçler, Kürt liderliğindeki güçleri IŞİD'e karşı mücadelede müttefik olarak tanırken Türkiye'nin bölgedeki askeri operasyonları ve ilgili ihlalleri konusunda büyük ölçüde sessiz kalmışlardır. Türkiye'nin Roma Statüsü'ne taraf olmaması, mahkemenin genellikle devlet onayı veya BM Güvenlik Konseyi sevki gerektirmesi nedeniyle geleneksel UCM mekanizmalarıyla hesap sorma çabalarını karmaşıklaştırmaktadır. Bu bağlamda, PPT'nin evrensel yargı yetkisi çağrısı stratejik bir alternatiftir. Mahkeme, Türkiye'nin eylemlerini uluslararası düzeyde tanınan suçlar olarak kabul ederek ve belgeleyerek; evrensel yargı yetkisini kullanmak isteyen devletlerin UCM üyeliği veya Güvenlik Konseyi onayı gözetmeksizin bağımsız soruşturma veya kovuşturma başlatmaları için fiili ve hukuki bir temel oluşturuyor.
“Rojava deneyimine yönelik yıkıcı saldırıya Kürt toplumunun verdiği tepki, muhtemelen daha yıkıcı bir saldırıyı geçici olarak durduran tek faktör olmuştur.”
*Bugün Suriye’de bir anlaşmaya varılmış olsa da hâlâ belirsizlik ve anlaşma üzerinde tartışmalar devam ediyor. Geçmiş ve yeni saldırılar da göz önünde bulundurulduğunda, Suriye ve Kürtler için gelecek nasıl inşa edilmelidir? Yeni anlaşma nasıl güvence altına alınabilir?
Geçici ve rasyonel bir yanıt olacak belki ama; ancak aktörlerin Türkiye ve Suriye'nin mevcut hükümeti uluslararası hukuka uygun veya en azından uluslararası hukuku zorunlu bir çerçeve olarak ciddi şekilde ele alan bir çözüm arayışında olduklarını varsayarsak anlamlı olabilir. Biçimsel ve teknik olarak bu varsayım, inşanın başlangıç noktası olmalıdır. Ancak bölgedeki somut durum, neredeyse tamamen ilgili hükümetler arasındaki güç dengesine göre gelişti ve gelişmeye devam ediyor. Rojava deneyimine yönelik yıkıcı saldırıya Kürt toplumunun verdiği tepki, muhtemelen daha yıkıcı bir saldırıyı geçici olarak durduran tek faktör olmuştur. Aynı bağlamda, Erdoğan, bölge için muazzam öneme sahip tarihi bir adım olarak resmen tanınan bir barış teklifine saygı duyuyor görünümünü en azından sürdürmek zorundadır. PPT kararında, uluslararası toplumun suç ortağı niteliğindeki eksikliği ve sessizliğini vurgulayarak pozisyonunu netleştirmiştir. Çok sayıda ve çatışan askeri, ekonomik ve ideolojik-dini çıkarların kesiştiği bir bağlamda varsayımlar formüle etmek tabi mahkememizin alanı değil. Ama tabi bu çıkarların çatışması, halkları araçsallaştırarak onları hayatları ve temel hakları pahasına takas edilecek kurbanlara indirgiyor.
“Bu umut hakkı süreci ne yazık ki genellikle yavaş ilerletilmekte ve siyasi olarak kısıtlanmış durumda.”
*Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Suriye’deki savaşı durdurmadaki rolü düşünüldüğünde, bugün uygulamada bir uluslararası hukuk krizine dönüşen “umut hakkı” ihlalini Türkiye’nin 12 yıldır uygulamaması, Avrupa Konseyi ve AİHM mekanizmalarının işlevselliği hakkında bize ne söylüyor?
Türkiye'nin, Abdullah Öcalan'ın "umut hakkını" ihlal eden ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 2014 tarihli kararını uygulamaması, Avrupa Konseyi'nin uygulama mekanizmalarının sınırlarını ortaya koymaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında bağlayıcı kararlar verebilse de infazın denetimini esas olarak Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'ne bırakmaktadır; bu süreç ne yazık ki genellikle yavaş ilerletilmekte ve siyasi olarak kısıtlanmış durumda. Bu dava, uluslararası hukukun güçlü bir siyasi muhalefetle karşılaştığında yavaş ilerleyebileceğini ve yasal yükümlülüklerin otomatik olarak eyleme, uygulamaya dönüşmediğini bize gösteriyor.
“Türkiye'de son zamanlarda umut hakkı’nın ‘siyasi bir açılım’ veya ‘pazarlık kozu’ olarak ele alınması uluslararası hukuk açısından son derece sorunludur.”
*Bugün Türkiye’de bir süreç yürütülüyor. Uluslararası hukuku, Türkiye’de Ekim 2025’ten bu yana “umut hakkı”nın bir “siyasi süreç aracı” ya da “pazarlık unsuru” olarak tartışılmasını nasıl değerlendirir? Genel olarak bir tutsağın “umut hakkı” siyasi koşullara bağlanabilir mi, yoksa devletin derhal yerine getirmesi gereken hukuki bir yükümlülük müdür?
Uluslararası insan hakları hukuku, “umut hakkını” insan onuru ilkelerinden ve insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağından doğan temel bir hukuki yükümlülük olarak kabul eder. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, “2014 tarihli Öcalan kararında”, müebbet hapis cezalarının insan hakları standartlarıyla uyumlu olması gerektiğini açıkça vurguladı. Türkiye'de son zamanlarda “umut hakkı”nın “siyasi bir açılım” veya “pazarlık kozu” olarak ele alınması uluslararası hukuk açısından son derece sorunludur. Bu hakkı “müzakere edilebilir” veya “sembolik bir önlem” olarak ele alma girişimi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni ihlal etme riskini taşır. Kısacası, uluslararası insan hakları hukuku, herhangi bir tutsağın “umut hakkını” devletin yerine getirmesi gereken bir yükümlülük olarak görür, iç mülahazalar için ertelenebilecek bir siyasi araç olarak değil.








