Medya barış dilini kurabildi mi?

  • 09:05 1 Mart 2026
  • Medya Kritik
Nazlıcan Nujin Yıldız
 
HABER MERKEZİ – Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı tarihi çağrının ardından bir yıl geçti. Medya bir yıllık süreç içerisinde barış dilini neden kuramadı?
 
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihinde yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın üzerinden bir yıl geçti. Bu süreç içerisinde özellikle Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı, birçok tarihi adım attı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çözüm perspektifine dayanarak barış ve demokratik toplumun inşası için mücadele eden halkların mücadelesi ve Abdullah Öcalan’ın iradesiyle Meclis’te bir komisyon oluşturuldu. Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, 18 Şubat’ta son toplantısını gerçekleştirdi. Çoğunluk tarafından rapor kabul edildi.  Raporda silah bırakma süreci sonrası için yasal çerçeve, demokratikleşme alanında yapılması önerilen düzenlemeler de yer aldı.
 
Süreç boyunca Kürt halkının ve Orta Doğu halklarının gündeminde ise Türkiye’nin atması gereken adımlar ve umut hakkı vardı. Halklar, barışın ve demokratik toplum inşasının sağlanmasının Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğüne bağlı olduğunu her defasında ifade etti. Sürecin bir diğer en önemli yanı ise medyanın da ilerlettiği süreç oldu. Halklar için son derece hassas olan bu süreci aktaran ve bilgiyi ilk elden kamuoyuna servis eden medyanın, bir yıllık süreç boyunca nasıl bir dil kullanmış olduğu çok önemli bir konuydu. Peki, medya süreci nasıl anlattı?
 
Yok sayıcı bir dille sürece giriş
 
Ana akım medya, işe Asrın Çağrısı’nı, ‘terörsüz Türkiye’ söylemine sıkıştırarak başladı. Yıllardır, iktidar tarafından yürütülen inkâr ve imha politikasını devam ettiren medyanın, Asrın Çağrısı’nın önemini, demokratikleşme ve barışın sağlanması perspektifinden görmediği açıktı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çözüme dair sunduğu perspektifi, “Erdoğan’ın başarısı”, “Terörle mücadelenin başarısı” olarak yansıtan ana akım, kamuoyuna iktidarın çözüme mecbur kalışını servis etmek istemedi.
 
Kazanan-kaybeden
 
Çağrının ardından yaşanan diğer önemli gelişme ise PKK’nin 12’inci Kongresi oldu. PKK, Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine 5-7 Mayıs 2025 tarihleri arasında kongresini gerçekleştirdiğini duyurdu. Atılan bu tarihi adım, sürece büyük bir katkı sunarken medya bu tarihi adımın asıl amacını da görmezden geldi. Kongrede alınan kararların sonucunda 15 kadın ve 15 erkekten oluşan Barış ve Demokratik Toplum Grubu tarafından Silêmanî kırsalında, Şikefta Casenê bölgesinde silahlar yakılarak imha edildi. Medya olayı “kazanan-kaybeden” anlayışına sıkıştırdı.
 
Bir yıllık süreç içerisinde medyanı yaklaşımı, yukarıda verilen örneklerden farksız değildi. Bu noktada, medyanın neden bu dili devam ettirdiğine bakmak gerekiyor.
 
Medyanın çizdiği çerçeve: Ne önemli, kim meşru?
 
Günümüzde toplum, yaşananlara doğrudan değil, büyük ölçüde medya aracılığıyla erişir. Bu da medyanın toplumu yönlendirebilmesini mümkün kılar. Toplum, gündemi, yaşanan gelişmeleri çoğu zaman kendi deneyimleriyle değil, kendilerine sunulan anlatılar üzerinden kurar. Bu durum medyaya yalnızca bilgi aktarma gücü değil, aynı zamanda neyin önemli, kimin meşru olduğu konusunda çerçeve çizme gücü verir. İktidar olanın (devlet, erkek, patron) tarafında olan medya, belirli olayları sürekli öne çıkarıp diğerlerini görünmez kılarak gündemi belirlediğinde, toplumun konuştuğu konular da daralır; böylece yapısal sorunlar, ekonomik krizler ya da yönetim hataları geri plana itilirken, iktidar tarafından “düşman” olarak sunulan kesimler merkeze yerleştirilir. Medya, tüm bu süreçlerde rıza üretimiyle birlikte toplumun mevcut düzene onay vermesini sağlayan bir mekanizma olarak işler.
 
Bunu en çok propaganda yoluyla yapan medyanın propagandası, yalnızca yalan söylemekten ibaret değildir, aynı zamanda korku, tehdit algısı ve aidiyet duygusu üreterek toplumun, iktidarın söylemini kendi çıkarlarıyla örtüşüyormuş gibi algılamasını sağlar. Hakikate erişim noktasında da bu mekanizma böyle işler. İktidarların, hakikatin ortaya çıkmasının ardından zarar görme ihtimali, yandaş medya tarafından engellenmeye çalışılır. Bu durum, toplumsal sorunların tümünde geçerli olduğu gibi Kürdistan ve Türkiye’de yaşanan krizlerin sebebi olan Kürt sorununda da geçerlidir. Bu sebeple medya, bu konuya dair bütün anlatımlarında rıza üretimine, propagandaya, manipülasyona ve nefret diline başvurur.
 
Sürecin, iktidarın başarısı olarak yansıtılmasının sebebi var
 
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrı, PKK’nin tarihi adımları ve siyasal çözüm tartışmaları gibi çok katmanlı bir sürecin, yandaş medya tarafından yalnızca iktidarın başarısı olarak sunulması, medyanın siyasal anlatı kurma işleviyle yakından ilişkili. Bu tür süreçlerde medya, müzakere dinamiklerini ve karşılıklı etkileşimi görünür kılmak yerine, tek merkezli bir “başarı hikayesi” üretmeyi tercih etti. Çünkü siyasal iletişim açısından medya için ve dolayısıyla iktidar için, en çıkarlı yol, iktidarın “ülkeyi krizden kurtardığını” anlatmaktır. Ancak bu gibi süreçler tek taraflı değil, toplumsal taleplerle şekillenir. Buna rağmen medyanın yaşanan gelişmeleri, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çözüm perspektifini, Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihi adımlarını ve Kürt halkının taleplerini görünmez kılması, süreci bir “devlet lütfu” ya da “iktidarın kararlı politikası” olarak yansıtması hedefi taşıyor.
 
 Hangi barış ‘makbul’, hangi talep ‘meşru’?
 
“Silahlar yakıldı, terör bitti, hedefe ulaşıldı” gibi ifadelerin öne çıkarılması, yaşananların siyasal ve toplumsal nedenlerini tartışma dışına iterek meseleyi “güvenlikçi” bir çerçevede kapatma işlevi görüyor. Böylece hak, barış, demokratikleşme talepleri yerine, “güvenlik tehdidinin ortadan kalkması” merkeze alınmaya çalışılıyor. Medyanın barış söylemini kullanırken aynı anda Kürt halkının varlığını, taleplerini ya da yaşadığı sorunları görünmez kılması, barışı eşitler arası bir uzlaşma değil, merkezi otoritenin sağladığı bir düzen olarak sunar. Bu durum rıza üretimi açısından da medyanın faydalanacağı bir durum. Medya böylece, toplumu “mevcut güç ilişkilerinin” değişmediğine ikna etmeye çalışır. Mevcut dilin ve söylemlerin tamamen terk edilmemesi, barışın konuşulduğu bir süreçte özellikle Kürt halkının meşruiyetinin sorgulanmaya devam edilmesi aslında çok boyutlu bir iletişim stratejisi olarak karşımıza çıkıyor. Medya bu noktada yalnızca bilgi aktaran değil, hangi barışın “makbul”, hangi taleplerin “meşru” olduğuna karar veren bir işlev görüyor.
 
Barış karşıtlığında bir arada
 
Bir yıllık süreç boyunca yazılanlar, Asrın Çağrısı’nın birinci yıldönümünde de değişmedi. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, çağrının birinci yıldönümü dolayısıyla bir açıklama yaptı. Ana akım ve muhalif olduğunu iddia eden medya, dilinden vazgeçmedi. Örnek verilecekse; Sözcü Gazetesi açıklamaya dair bir haberini “Teröristbaşı Öcalan’ın yeni fotoğrafının anlattıkları” başlığıyla verdi. Haber içeriğinde ise 27 Şubat’ta yapılan çağrı, “silah bırakma” çağrısı olarak değerlendirildi. Açıklamanın önemi ve anlattıkları yerine, fotoğraf yorumlamasına yer verildi. Elbette nefret dili de terk edilmedi. Başka bir haberinde ise haber şu başlıkla servis edildi: “PKK başı devlet istiyor.” Haber içeriğinde ise asrın çağrısının halklar için önemi görmezden gelindi. Ana akım medya da kullanılan dil, yukarıdaki örneklerden farksızdı. Birbirine “düşman” gibi davranan her iki taraf, Kürt düşmanlığında ve barış karşıtlığında yeniden birleşti.
 
Hakikatin bütün taraflarını görünür kılmak
 
Ana akım ve muhalif olduğunu iddia eden medya, barışın kalıcı olabilmesi için gerekli olan yüzleşme, hakikat, adalet ve eşitlik tartışmalarını bir yıllık süreçte gündeme getirmedi. Özellikle Kürt halkını bu süreçte özne olarak değil, sürecin pasif unsuru olarak sunan medya, barışın toplumsal olarak sahiplenilmesinin de önüne geçmeye çalıştı. Bunun sebebi, sürecin, iktidar açısından bir “zafer” hikâyesine dönüşmesinin hedeflenmesi oldu. Ancak bunun karşısında özgür basın, hakikatin bütün taraflarını görünür kılan bir pratik geliştirdi ve geliştirmeye devam ediyor.