Ege Üniversitesi kampüsü, ülkücü gruplar ve polis kuşatmasında

  • 09:03 26 Nisan 2026
  • Güncel
 Nazlıcan Nujin Yıldız
 
İZMİR – Ege Üniversitesi’nde öğrencilere yönelik saldırılar, saldırı gerçekleştiren grupların üniversite yönetimleriyle olan ilişkilerinden ve neredeyse her gün kampüs içerisinde dolaşan polislerin varlığından bağımsız mı?
 
Üniversitelerde yaşanan baskı ve şiddeti yalnızca “karşıt görüşlü öğrenciler arasındaki gerilim” olarak tarif etmek ve yansıtmak, meselenin politik ve yapısal boyutunu görünmez kılar. Oysa bugün kampüslerde kurulan düzen, doğrudan iktidar politikalarıyla, güvenlik aygıtlarının genişlemesiyle ve üniversite yönetimlerinin tercihleriyle şekilleniyor. Yükseköğretim Kurulu (YÖK) eliyle hayata geçirilen güvenlikçi politikalar, üniversiteleri özgür düşünce alanları olmaktan çıkarıp denetim ve kontrol mekânlarına dönüştürürken; bu dönüşümün en ağır sonuçlarını Kürt, sosyalist, muhalif ve hak temelli mücadele yürüten öğrenciler yaşıyor.
 
Polisler neredeyse her gün kampüste
 
Ege Üniversitesi kampüsü bu tablonun en görünür olduğu yerlerden biri. Geçmişten bu yana öğrenci hareketinin aktif olduğu ve temel hakları için mücadele ettiği bu kampüste, son zamanlarda yaşananlar, özellikle mücadele eden Kürt ve sosyalist öğrencilerin mücadelesini bastırmayı hedefliyor. Kampüste yalnızca ÖGB’lerin değil, aynı zamanda resmî olarak güvenlik şubeye bağlı olduğu bilinen polislerin neredeyse her gün sivil şekilde kampüste dolaşması, üniversiteyi sürekli gözetim altında tutulan bir alana çeviriyor. Bu gözetim hali, özellikle politik sözünü kurmaya çalışan öğrenciler üzerinde açık bir baskı aracına dönüşüyor. Kampüs içinde atılan her adımın izlenebildiği, her açıklamanın potansiyel bir “güvenlik sorunu” olarak görülebildiği bu atmosfer, kimi soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.
 
‘Korunaklı’ saldırılar
 
Ancak mesele yalnızca bu gözetimle sınırlı değil. Kampüs içinde uzun süredir dile getirilen bir başka gerçeklik, ülkücü grupların örgütlü biçimde hareket edebilmesi ve buna karşılık üniversite yönetimlerinin ve sözde güvenlik birimlerinin bu grupların saldırıları karşısında sessiz durması. Saldırı gerçekleştiren gruplar hakkında etkin, şeffaf ve sonuç alıcı soruşturmaların yürütülmemesi, cezasızlık zeminini büyütüyor. Bu cezasızlık, yalnızca geçmişte yaşananların üzerini örtmekle kalmıyor; aynı zamanda yeni saldırıların önünü açan bir politik iklim yaratıyor. Dekanlık ve rektörlüğün bu gruplarla yakından kurduğu ilişki, polisin kampüsteki varlığı ve mücadele eden öğrencilere yönelik saldırılar birlikte düşünüldüğünde, örgütlü bir baskı durumu ortaya çıkıyor. En temel hakları için kampüs içinde ve dışında mücadele eden öğrenciler hakkında üniversite tarafından soruşturma açılabilirken; saldırı gerçekleştiren öğrenciler açık bir şekilde korunuyor.
 
Saldırı hazırlığındaki gruplara ÖGB’den destek
 
Geçtiğimiz günlerde Öğrenci Sendikası’nın bildiri dağıtımı esnasında, bildiri dağıtan öğrencilere yapılan saldırı, bu iklimin en somut göstergelerinden biri oldu. Öğrencilerin kampüs içinde kesici aletlerle hedef alınması, üniversitelerde şiddetin hangi noktaya geldiğini gözler önüne serdi. Olayın ardından saldırıya katıldığı iddia edilen kişilerin kimliklerinin öğrenciler arasında bilindiği ifade edilirken, bu kişiler hakkında etkili bir soruşturma yürütülmemesi dikkat çekti. Bu durum, üniversite yönetiminin ve güvenlik birimlerinin sorumluluğunu daha da görünür kıldı. Kampüs içinde dolaşan tanıklıklar, bu saldırıların anlık ve plansız olmadığını da ortaya koyuyor. Yine geçtiğimiz günlerde kampüs içerisinde basın açıklaması yapmak isteyen öğrencilere yönelik saldırı hazırlıkları sırasında, bu grup içerisinde yer alan kişilerin “çantalarınızı Özel Güvenlik Görevlileri’ne bırakın, yüzünüzü kapatarak saldırın” şeklindeki yönlendirmeler yaptığı da aktarılıyor. Bu ifadeler, şiddetin spontane değil, belirli bir hazırlık, koordinasyon ve rahatlık duygusu içinde örgütlenebildiğine işaret ediyor. Bu rahatlığın kaynağı ise cezasızlık ve korunma algısı olarak öne çıkıyor.
 
Üniversiteler kimin için güvenli?
 
Üniversite yönetimlerinin bu süreçteki konumu ise ayrı bir tartışma başlığı. Rektörlük ve dekanlık düzeyinde kurulan ilişkiler, kampüs içindeki diğer öğrencilerin güvenliğini doğrudan etkiliyor. Bu durum, üniversitelerin bilimsel özerkliği kadar, öğrencilerin eşit ve güvenli bir ortamda bulunma hakkını da tartışmalı hale getiriyor. Bugün gelinen noktada, üniversitelerdeki şiddet yalnızca fiziki saldırılarla sınırlı değil; aynı zamanda sistematik bir baskı rejiminin parçası olarak işliyor. Bir yanda sürekli denetlenen, hakkında soruşturma açılan, kampüs içinde varlığı kriminalize edilen Kürt, sosyalist öğrenciler; diğer yanda ise saldırılarına rağmen hiçbir yaptırımla karşılaşmayan gruplar. Tüm bu tablo, şu soruyu daha yakıcı hale getiriyor: Üniversiteler kimin için güvenli?
 
Eğer bir kampüste bazı öğrenciler düşüncelerini ifade ettikleri için hedef haline gelirken, bazıları bu hedef göstermeyi fiili saldırıya dönüştürebiliyorsa; burada güvenlikten değil, seçici bir koruma mekanizmasından söz etmek gerekir. Bu mekanizma sorgulanmadığı sürece, kampüslerdeki şiddet yalnızca münferit olaylar olarak değil, süreklilik kazanan bir politika olarak varlığını sürdürecektir.