Zihniyet inşası
- 09:37 3 Nisan 2026
- Jineolojî
“Aslında umutsuzluğun tüm dünyada arttığı bir dönemde, Abdullah Öcalan sermayeye karşı özgür yaşam mücadelesinde bundan çıkış için bir yol bulmaya çalışanlar için örgütleyici bir güç haline gelmiştir. Devlet merkezli sosyalizm bir alternatif sunamadı fakat demokratik toplum merkezli bir sosyalizm hızla bir ilham kaynağı haline gelmeye başlamıştır.”
Havîn Güneşer
Abdullah Öcalan “Tanrı olmaz olur mu?” dedi. Evrendeki o müthiş çelişkiler içerisinde dengeyi ve uyumu sağlayan güç nedir? Bununla yaptığı dine dönüş değil, şunu anlatmaya çalışmaktır: Tanrısallık olarak ifade edilenin evrenin özündeki enerjidir, yani dışsal değil içsel bir devinimdir. Evrende her varlıktaki yaratıcı potansiyeldir. Değişim ve dönüşüme götüren potansiyel bu muazzam enerjidir.
19. yüzyılda felsefe ve genel olarak beşerî bilimler itibarını git gide yitirdi. Bir yandan kendi aralarında gerçekleşen metodolojik tartışmalar diğer yandan yeni zihniyet oluşumlarını destekleyen sermaye felsefe ve bilimin ayrışması ile ortaya çıkan sonuçların üstünü örttü. Bu da git gide ahlakı bilgi ve bilmenin alanından tasfiye etti ve hakikatin arayışını ise pozitivizm olarak formüle etti. Sosyal bilimciler böylece kapitalist modernitenin ve ulus-devletlerin hizmetine girdiler. Bunun görünmez kılınması ve sorgulanmaması için yaptıkları taraftarlık “akademinin tarafsızlığı” adı altında meşrulaştırıldı.
Abdullah Öcalan felsefe ve bilimin tekrar birliğini ortaya koyuyor. Bilim, ahlak ve siyasal eylem ilişkisini de kendi şahsında yeniden güncelliyor. Gelişen saldırıların bir de bu yüzü var, entelektüellik sadece bazılarına mahsus gibi görülüyor. Teori ve pratiğin hem de pratik politikanın nasıl ilkeli yapılabileceğini bu yaklaşımları ile gösteriyor.
Max Horkheimer ve Theodor Adorno “Aydınlanma Diyalektiği” adlı kitaplarında “Animizm şeylere ruh bahşetmişti; endüstriyalizm ruhları nesnelere dönüştürmektedir" der. Bu noktada en çok da Bacon ve Descarte’in yaptıkları affedilir gibi değildir. 1500’lerde Avrupa’da ortaya çıkan animizmdeki canlanma iki gücün bunları ortadan kaldırmasına yöneldi. Bacon ve Descarte’in tek başına bunu yaptıklarını düşünmek yanıltıcı olur. Her zaman ve her yerde olduğu gibi iktidarda olanların kendilerine yarayan görüşleri desteklerler. Bu canlanmayı ortadan kaldırmak için bu iki güç kilise ile beraber krallar ve aristokratlar ve kapitalistler -her ne kadar çelişkili olan yönleri olsa da- güç birliği gerçekleştirdiler. Kilise ve aristokratlar canlılığın her yerde olduğu anlayışının kendi varlıklarını ve meşruiyetlerini tehlikeye attığını düşündüler. Bir yandan cadı avları olarak nitelendirilen saldırılarla zihniyet dönüşümü için kadın kırımı Almanya, İsviçre, Fransa, İngiltere ve İtalya’da gerçekleşti diğer yandan köylü isyanları sapkın (heretik) olarak teşhir edildiler. Uygulanan korkunç şiddet ancak böyle haklı gösterilebilinirdi.
Tarih sahnesine Avrupa’da kurumsal olarak çıkmaya başlayan diğer bir güç olan kapitalistlerin toprak ve yer altındaki mineraller ve metallerle yeni bir ilişkiye ihtiyacı vardı. Mülkiyet ve sahiplik olgusu ve bu temelde sömürü ilk önce herhangi bir şeyin objeleştirilmesini yani canlı olmadığının düşünülmesini gerektirir. Fakat her şey canlıysa, ruhu varsa ve özne-subje ayrımı gelişmemişse yapılan sömürü ahlaki olarak mümkün değildir.
Kapitalistler, kilise ve feodaller çelişkilere rağmen farklı çıkarsal yaklaşımlar üzerinden dünyanın sınırsız ve hiçbir ahlaki-etik yaklaşımla sınırlandırılmadan talanın önünü açtı. Sonsuz üretim ve tüketim anlayışı çıkar ve kar uğruna geliştikçe zihniyeti bunu kabul eder duruma getirme operasyonları da derinleşti. İnsanlar sadece topraktan koparılmadı aynı zamanda toprakta ruhsuz kılındı. Ve git gide insan için kullanılması gereken doğal kaynak olarak görülmesi teşvik edildi, bu sömürüyü sınırsız kılıyordu.
Francis Bacon, doğayı canlı bir varlık olarak görmekten ziyade, onu mekanik bir sisteme sahip olan bir nesne olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Bu yaklaşım, doğayı bir tür makine gibi görmeyi ve onun işleyişini anlamak için deneysel yöntemler kullanmayı içeriyordu. Bunun için büyük çaba içinde oldu. Böylece amacı sadece sömürüye izin veren bir yaklaşımı açığa çıkarma değil aynı zamanda bunu kutsallaştıran bir ahlakı ortaya çıkarmaya çalışmıştır da. Bacon Büyük Yenileme adlı çalışmasında şöyle der “Dünyevi tek dileğim... insanın evren üzerindeki hakimiyetinin içler acısı dar sınırlarını vaat edilen sınırlarına kadar genişletmek... [doğa] hizmete bağlanacak, gezintilerinde takip edilecek ve sırları için askıya alınıp işkence görecek.”
Bacon işkenceyi salt bir metafor olarak kullanmaz, aslında tam da yukarıda bahsettiğimiz şekilde bilimi ve teknolojiyi egemenliğin aracı olarak kullanıma hazırlar. Bacon, özellikle Kral I. James döneminde, devletin otoritesini koruma amacıyla işkenceyi meşrulaştırmaya çalışmış ve bu bağlamda köylü isyanları ve sapkınlıkla mücadele etme gerekliliğini vurgulamıştır. Bu bağlamda, Bacon'un işkenceyi bir "silah" olarak kullanma düşüncesi, onun doğayı ve toplumu kontrol etme arzusuyla ilişkilidir.
Jason Hickel, Abdullah Öcalan’ın düşüncelerinden etkilendiğini söyler ve bu konuda aslında çok güçlü bir belirleme yapar(Jason Hickel, Çoğu Zarar Azı Karar Dünyayı Küçülme Kurtaracak); Francis Bacon köylülerin ayaklanması karşısında işkenceyi bir silah olarak gördüğü gibi bilimi de doğaya karşı bir silah olarak gördü. Köylüler gibi doğa egemenlik altına girmeye çok uzun zamandır direniyordu, bilim artık sonuç olarak onu kırmalıydı.
Fransız düşünür Rene Descartes bu zihniyeti bir adım daha ileri taşır. Bitki ve hayvanların ruhları yoktur, onlar mekanik kanunlara göre hareket ederler. Bunu ispat etmek için aşırılık ve şiddet içeren deneyler yaptı ve daha açıktan ruhları ve canlılıkları olduğu görülen hayvanların bile cansız madde yani obje olduğunu ispat etmeye çalıştı. 1600’lü yıllarda bu fikirler bilim üzerinde artık bir egemenlik kurmayı kapitalistler, kilise ve aristokratların ortak çabası ile ana-kadın toplumundan kalan ilkelere açıktan bir saldırıydı. İnsan dışında artık kimse canlı değildi, nitekim bu ayrım gittikçe insanın kendi içinde de cinsiyetçilik, milliyetçilik, dincilik ve ırkçılık anlamında benzer ayrımların gelişmesine hizmet edecekti. Her ne kadar tüm bunlar zaman içine çürütülse de zihniyetteki tahribat artık gerçekleşmişti, kapitalizm buradan yol almaya devam etti.
1700’lerin sonunda Batı felsefesinin en çok bahsedilen ahlakiyatçısı olan Kant, şunu yazar: ‘insan olmayanlar açısından bizlerin direkt hiçbir görevi yoktur. Onlar nihai hedef için araçtırlar. Nihai hedef ise insandır.’ Abdullah Öcalan “Platon, Aristoteles, Kant ve diğer filozofların etik analizleri, devlet teorisine önemli katkılar sağlamıştır” der. Bu düşünürlerin çalışmaları, bireyin toplumdan devlete geçişine yönelik bir hazırlığı da göstermektedir ve ahlakın temel işlevinin, bireyin devlete nasıl faydalı hale getirileceğine odaklanmaktadır. (Abdullah Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi)
Abdullah Öcalan bu nedenle atomaltı parçacıklarından, kuantum, oradan sezgilere ve yine yazılı ve sözlü tarihi yorumlamayı gerçekleştirerek büyük bir deşifrasyonu gerçekleştiriyor. Çünkü atomaltı parçacıkları bize her şeyin gerçekten de bir ruhu olduğunu ve canlı olduğunu ortaya koyuyor. Özne ve nesne ayrımının nelere yol açtığını ve kimlere hizmet ettiğini ve sömürünün daha yaygın ve geniş düzeyde gerçekleştirildiğini gösteriyor.
Tüm bunlarla aslında dogmatizmi aşmamızı ve hayatın binbir olasılık içinde olduğunu gösteriyor. Yeter ki özgür seçim yapabilme kabiliyetini geliştirelim. Kobanê ve Şengal örnekleri burada çok açıklayıcı olur. Biz bir şeyi yaparken kendimize oto sansür uygularız; “bunu yaparsak işte şöyle böyle olur” deyip fırsatları değerlendiremeyiz. Abdullah Öcalan teşvik etmeyene kadar Kobanê’ye dört parçadan gidilmedi ya da Şengal’e gecikmeli gidildi.
Bu temelde Abdullah Öcalan uygulanan üç ana kurumsallaştırılmış yönteme karşı benzer bir yöntem uygulamakta: İdeolojik kurgulamaları teker teker deşifre ederek hakikati bunların yerine koydu, şiddet karşısında öz-savunmayı esas aldı ve ekonominin gaspına ekolojik ekonomi ile cevap verdi. Yoksa toplum nasıl nefes alıp ahlaki ve politik boyutunu geliştirecek?
Kürt sömürgeleştirilmesinden yola çıktı fakat evrensel bir hakikate ulaştı: Herkesin hakikatine. Kutsal kitaplardan beri yaşamın tümüyle ilgili evren ve dünya da dahil mantıklı olan bir hikâye sunmaktadır herkese, gerçekleşebilir ama emek isteyen bir alternatiftir sunulan ve kestirme yol yoktur.
Bu nedenle tüm dünyada sorun yaşayan, sömürgeleştirilen kesimlerin büyük ilgisini çekmektedir. “Kapitalizm döneminde ise ahlaki ve politik toplum en zor dönemini yaşıyor” der Abdullah Öcalan: Toplum kırım. Kapitalizm çoklu-kırım sistemidir: Kadın-kırımı, eko-kırım, soy-kırım, toplum-kırım bilgi-kırım...
Hakikat Devrimi ve Nasıl Yaşamalı?
Abdullah Öcalan bu devrimi ‘Hakikat Devrimi’ olarak tanımladı. Hakikat Devrimi’nin de bir zihniyet ve yaşam tarzı devrimi olduğunu belirtti. Kapitalist modernite zamanlarında bireyci yaşam ve hep “kendini düşünme” esas alınır ve bu modernitede artık “hakikat nedir, nerede başlar nerede biter” yerine “hep kendini düşüneceksin” öne çıkarılır. Buna bir de ilk mülkiyet düşüncesinin temeli olan kadın üzerindeki sahip olma eklenince, artık hakikatin peşine düşmek gittikçe zorlaşır. Çünkü erkek, kadın köleleşmesinden sonra köleleştirilmiştir. İç içe geçen bu kölelikler artık hakikati perdelemiştir. Ancak uzun yıllar verilen mücadeleler sonucunda hakikat yeniden görünür kılınmıştır. Abdullah Öcalan’ın belirttiği gibi “hakikatin peşine düşmek, haksızlığın hesabını sormayı beraberinde getirir” yani teorik ve pratiğin bütünlüğünü. Ancak bu tür bir yaklaşım, bizi sistemden pay istemenin ötesinde cevaplara götürür.
“Nasıl Yaşamalı” sorusu Abdullah Öcalan’ın daha 1990’ların ortalarına doğru ilgili olduğu bir sorunsaldı. Bu soru temelinde toplumun hakikatine ulaşmak, doğru bir toplumsallığı ve demokratik dönüşümü sağlamak “toplumun en küçük yapı taşı” denilen “aile”yi sorgulamakla başlatılır. Özgürlük hareketindeki sosyalizm arayışının önemli bir ayağı olur.
Mevcut “aile” yaşamın önündeki hem en temel engel hem de doğru dönüştürülürse ana unsur olabilecek özelliğe sahiptir. En temel engeldir çünkü baba/erkek, devlet ve iktidarların bir kopyası olarak şekillendirilip aile içinde rol sahibi kılınır. Önemlidir çünkü, her türlü hizmet alanları için kaynaktır. Aile işlemeden, kadının ücretsiz ve ısrarla görülmeyen emeği olmadan dünyada hiçbir şey işlemez. Fakat bu emek kadına dayatılır, bunu yapmazsa kötü bir anne, eş, kardeş ve benzeridir.
Hepimizi 1990’lı yıllarda Abdullah Öcalan tarafından yapılan bu aile eleştirisi muazzam boyutlarda etkiledi. Aslında hayat yollarımızı, damarlarımızı nelerin tıkadığı aydınlatılmaya çalışıldı. Çoğu kez Abdullah Öcalan, toplumsal bir kurum olarak ailenin aşılmasından değil dönüştürülmesinden bahsetti.
Bu dönüşümün neresindeyiz diye sormak tam da şimdi çok önemli. Kapitalist modernite sistemi dünyanın her yerinde kadını tekrardan kölelik sınırlarına çekmek ve orada tutmak için büyük bir saldırı içindedir. Bunu en çok da Kürt kadın özgürlük hareketine, yine kadın özgürlük felsefesinin büyük kuramcısı Abdullah Öcalan’a karşı saldırarak yapmaktadır. Özgürlük ve kadın hareketine saldırırken, diğer yandan da geri aile ilişkilerini (dönüştürülürse ilerici de olabilir), geri aşiret ilişkilerini (dönüştürülürse ilerici de olabilir), cinsiyetçiliği Kürtlük olarak dayatmaktadır.
Bu nedenle de binbir bedelle ortaya çıkarılan özgürlük ilke, ölçü ve örgütlenmelerinin her alanda kolektif bir biçimde açığa çıkaracağı kararlaşmalar yerine, gerici, bireyci, popülist söylemleri bir baskı unsuru olarak dayatılarak, ortaya çıkarılan özgürlük alanları daraltılmaya çalışılmaktadır.
“Özel alan” olarak ifade edilen aile ve kadın-erkek ilişkisi aslında tam da tersine en fazla, başta kadın olmak üzere toplumlar aleyhine, iktidarların şekillendirdiği bir alan olmaktadır. Bunu tersine çevirmeye çalışanlara karşı ise dokunulmamasını sağlama üzerine kutsallıklar türetilmektedir. Şu aslında gittikçe açığa çıkan bir durumdur, salt iki kişinin aşkı ile sınırlandırılamayacak bir kurumdur aile kurumu. Onun üzerinden nice toplumsal şekillenmeler meşru kılınmış ya da gayri meşrulaştırılmıştır.
O zaman yeniden inşada aileye düşen pay nedir? Sistem bu kadar tüm canlıların hayatına kastetmişken, doğadan tutalım, insanlara kadar herhangi bir ilke tanımadan işkence, tüketim, öldürme, sınırsız kullanım ve sömürü varken ailelerimiz yaşamın olağan akışında olduğumuzu düşünebilirler mi? Kendilerini sakınarak bu durumdan çıkabileceğimize gerçekten inanabilirler mi?
Yeniyi nasıl mı yaratacağız? En başta tüm bunları yeniden ve tüm açıklığı ile tartışarak. Neleri eleştirdiğimizi net olarak ortaya koymakla kalmayıp, nelerin ve neden olması gerektiğini de tekrardan birbirimizle paylaşıp hayata geçirme mücadelesini vererek.
Bu temelde Abdullah Öcalan’ın Özgürlük Sosyolojisi bize temel araç ve gereçleri sunar. Bir yandan bin yılların zihniyetteki tahribatlarını aşmanın yolunun sömürülenlerin ve ezilenlerinin örgütlü hale gelmesi diğer yandan oluşturulan komün, meclis vb. oluşumlar içinde örgütlü bir biçimde yer alarak gündelik hayatın getirdiği sorunların çözümüne ortak cevaplar arayıp uygulaması olduğunu gösterir. Yine bu günümüzde ortaya çıkan güvenlik sorunları içinde önemli bir çözüm yöntemi olmaktadır. Bununla hem devrimler kendini tekrar etmez hem de özgür yaşam nedir sorunsalı daha fazla bir cevaba kavuşabilir. Kapasitemizi açığa çıkaramazsak bu sorunun cevabı da ortaya çıkmayacaktır.
Bugün bu fikirler Ortadoğu'da, Amerika kıtasındaki yerli hareketlerden tutalım dünyanın dört bir yanındaki halklar, kadınlar, hareketler ve diğer tüm özgür yaşam arayışçıları üzerinde giderek daha fazla etki yaratıyor. 26 yılın ardından Abdullah Öcalan her zamankinden daha etkili, sadece barışın sesi ve halkının meşru sözcüsü olarak değil karanlıkta parlayan bir ışık olarak tanımlanıyor. Aslında umutsuzluğun tüm dünyada arttığı bir dönemde, Abdullah Öcalan sermayeye karşı özgür yaşam mücadelesinde bundan çıkış için bir yol bulmaya çalışanlar için örgütleyici bir güç haline gelmiştir. Devlet merkezli sosyalizm bir alternatif sunamadı fakat demokratik toplum merkezli bir sosyalizm hızla bir ilham kaynağı haline gelmeye başlamıştır.
Demokratik Uygarlık paradigması insanlığı, toplumu ve doğayı yok oluş tehdidi ile karşı karşıya bırakan zihniyetten arınmanın da bu temelde yol haritası olmaktadır.
*Bu yazı, Jineolojî Dergisinin “Demokratik Toplum Sosyalizmi” dosya konulu 35. sayısından kısaltılarak alınmıştır.







