TOHAV 'Umut Hakkı' raporunu partilere sundu
- 09:04 17 Mart 2026
- Güncel
İSTANBUL - “Umut hakkı” raporuna dair Ankara’da siyasi parti temsilcileriyle yaptıkları temasları değerlendiren TOHAV üyesi avukat Zozan Vargün, “Görüşülen tüm partiler, AİHM kararlarına uyulması gerektiği noktasında hemfikir. Amacımız, mahpusun geleceğe dair hayal kurma hakkını savunmaktır” dedi.
Toplum Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV), 11 Şubat 2026’de “Umut Hakkı” raporunu açıkladı. Raporda, “umut hakkı”nın hayata geçirilmemesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) standartlarıyla derin bir çelişki yarattığı belirtildi.
Rapor, hukuk örgütleri başta olmak üzere birçok sivil toplum örgütüne iletildi. Geçtiğimiz hafta TOHAV temsilcileri, hazırladıkları raporu Ankara’ya giderek siyasi parti temsilcileriyle görüştü. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve DEVA Partisi’ne rapor sunuldu. Önümüzdeki günlerde raporun Meclis Adalet Komisyonu’na sunulması bekleniyor.
TOHAV üyesi avukat Zozan Vargün, “Umut Hakkı” raporuna dair Ankara temaslarını JINNEWS'e değerlendirdi.
Rapor Adalet Komisyonu’na sunulacak
TOHAV’ın “umut hakkı”na dair hazırladığı raporu siyasi partilere sunduklarını aktaran Zozan Vargün, “Türkiye’de umut hakkının hukuki ve fiili görünümüne ilişkin raporumuzu sunduk. Bu raporla birlikte Ankara’da çeşitli partiler ve kurumlarla görüş alışverişi yaptık.
Görüştüğümüz partiler olan DEM Parti, CHP ve DEVA Partisi’nin bize dönüşü, umut hakkının uygulanması açısından AİHM kararlarına uyulması gerektiği yönündeydi. Türkiye’de 4 bini aşkın mahpus bulunuyor ve bu mahpusların geleceğe dair en azından hayal kurabilmeleri için bu kararların uygulanması gerektiği talebinde hemfikir olundu.
Görüştüğümüz partiler olan DEM Parti, CHP ve DEVA Partisi’nin bize dönüşü, umut hakkının uygulanması açısından AİHM kararlarına uyulması gerektiği yönündeydi. Türkiye’de 4 bini aşkın mahpus bulunuyor ve bu mahpusların geleceğe dair en azından hayal kurabilmeleri için bu kararların uygulanması gerektiği talebinde hemfikir olundu.
Dolayısıyla bizim amacımız da bu raporla birlikte mahpusun geleceğe dair hayal kurma hakkını savunmak. Son olarak, sivil toplum örgütleri olarak hepimizin temel amacı, insan haklarına uygun ve insan onuruyla bağdaşan bir hukuk düzeninin oluşturulmasıdır. Bu sadece bir kurumun değil; sivil toplumun, partilerin ve halkın birlik içerisinde dayanışma göstermesi gereken bir durumdur. Bu raporumuzla birlikte tüm sivil topluma, umut hakkını desteklemeleri ve halka bu hakkı şeffaf bir şekilde anlatabilmeleri çağrısında bulunuyoruz. Ankara’daki temaslarımızda çeşitli parti temsilcileriyle görüşme şansı bulduk, raporumuzu sunduk. Yakın zamanda Adalet Komisyonu’nda yer alan milletvekillerine de raporumuzu ayrı ayrı göndereceğiz” ifadelerini kullandı.
'Umut hakkı nedir?'
Zozan Vargün, “Umut hakkı aslında sadece ceza hukuku ya da infaz uygulamaları meselesi değildir. Umut hakkı aynı zamanda insan hakları, adalet ve toplum vicdanıyla doğrudan ilintilidir. Türkiye’deki ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimi ise özellikle ölüm cezasının kaldırılmasından sonra uygulanan en ağır cezai yaptırım olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu uygulama yalnızca mahpusların özgürlüğünü kısıtlayan bir yaptırım olarak kalmıyor. Bunun yanı sıra mahpusun fiilen sivil haklarını kullanmasını engelliyor ya da toplumla bağının koparılması sonucu mahpusu görünmez hale getiriyor. Hukuk literatürüne baktığımızda buna ilişkin ‘sivil ölüm’ isimlendirmesinin yapıldığını görüyoruz. Peki umut hakkı nedir? Aslında umut hakkı, bir mahpusun geleceğe dair hayal kurma hakkı dediğimiz ve toplumla yeniden bütünleşme hakkını kapsayan bir haktır” diye belirtti.
Toplumsal adalet
“Umut Hakkı”nın sadece teknik bir ceza hukuku meselesi olmadığını, aksine insan hakları, adalet ve toplum vicdanıyla doğrudan ilişkili olduğunu söyleyen Zozan Vargün, “Dolayısıyla burada mahpusun toplumsal bağlarını sürdürmesini ve kişisel değişim kapasitesini umut hakkı korumaktadır. Bu hak sadece bir mahpus için önemli değildir; aynı zamanda özellikle vurguladığımız toplumsal adaletin sağlanması açısından da kritik bir göstergedir. Bu nedenle umut hakkının tanınması önemlidir. Türkiye ve dünya ölçeğine baktığımızda, Türkiye ve Avrupa’da ölüm cezasının kaldırılmasının ardından umut hakkı ile ilişkili olarak ağırlaştırılmış müebbet infaz rejiminin getirilmesi süreci yaşandı” dedi.
'Abdullah Öcalan kritik bir örnektir'
2004 yılında anayasa değişikliği ile ölüm cezasının hukuken kaldırıldığını hatırlatan Zozan Vargün, “Bu gelişme, Türkiye’nin hem modern hukuk devleti standartlarına uygun bir süreci başlatması hem de uluslararası insan hakları yükümlülüklerini yerine getirmesi açısından bir adım olarak değerlendirilse de ölüm cezasının kaldırılmasıyla birlikte ceza hukukunda en ağır yaptırımlardan biri olan ağırlaştırılmış müebbet infaz rejiminin uygulanmaya başlandığını görüyoruz. Sayın Öcalan üzerinden bu durumu anlatmak gerekirse; Türkiye’de ağırlaştırılmış müebbet rejiminin getirilmesinin fiili ve sembolik örneği olarak Sayın Öcalan’ın durumunu belirtebiliriz. Bu kritik bir örnektir. Çünkü Sayın Öcalan, PKK lideri olarak 1999’da Türkiye’ye getirildi ve ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimiyle karşı karşıya kaldı. Bu karar, ölüm cezasını fiilen ikame eden bir rejim olarak değerlendirilse de AİHM içtihatlarında, mahpusun gerçekçi bir serbest kalma umudunun ortadan kaldırıldığı bir durum olarak karşımıza çıkıyor” sözlerini kullandı.
Tecrit
Şartlı tahliye mekanizmalarının fiilen uygulanmadığını, tutsakların “umut hakkı” bakımından kaderiyle baş başa bırakıldığını söyleyen Zozan Vargün, bu durumun tutsakların uzun yıllar boyunca umutsuz bırakılması ve ölünceye kadar cezaevinde tutulması anlamına geldiğini belirtti. Zozan Vargün, şöyle devam etti: “AİHM standartlarına baktığımızda, umut hakkı ihlali değerlendirmesi yapılırken tecrit ve izolasyondan söz ediliyor. Mahpusların özellikle yüksek güvenlikli hapishanelerde muhafaza edildiği, tecrit edildiği; sosyal iletişim, aile ile iletişim, eğitim ve çalışma haklarının kısıtlandığı görülüyor. Yine AİHM kararlarında ‘sivil ölüm’ boyutunun tartışıldığını ve mahpusun toplumsal yaşamdan koparılması nedeniyle hayatla bağının kurulamadığına dair kararlar verildiğini görüyoruz. Dolayısıyla burada sadece hukuki bir değerlendirme yapamıyoruz. Bu rejimin aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir mesaj taşıdığını, devletin bunu caydırıcılık ve politik mesaj aracı olarak kullandığını görüyoruz.”
Siyasi karar
Abdullah Öcalan örneğinde görüldüğü üzere, ağırlaştırılmış müebbetin yalnızca bir ceza değil, aynı zamanda siyasi bir uygulama olarak karşımıza çıktığını belirten Zozan Vargün, “Bunun dışında özellikle belirtmek gerekirse birçok AİHM kararı mevcuttur. Bu kararları tarihsel ve kronolojik olarak değerlendirdiğimizde, verilen ilk kararın 18 Mart 2014 tarihli Öcalan 2 kararı olduğunu görüyoruz. Bu kararın temelinde, ağırlaştırılmış müebbet infaz rejiminde mahpusun koşullu salıverilmeden yararlanamamasının, serbest kalma olasılığının bulunmamasının ve buna ilişkin hukuki bir mekanizmanın olmamasının cezayı geri dönüşsüz kıldığına ve umut hakkını tamamen ortadan kaldırdığına dikkat çekildiğini görüyoruz” diye aktardı.







