Ekolojik kriz ve dönüşümün zorunluluğu

  • 09:07 1 Mayıs 2026
  • Jineolojî
"Abdullah Öcalan'ın yayımladığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, küresel tıkanıklıkların ve mevcut sistemin sürdürülemezliği karşısında yeni bir çıkış yolu önerdi. Bu çağrı, uzun yıllardır devam eden sistemsel krizin köklü bir eleştirisini sunarken, geçmişle bağları koparmadan yenilikçi söylemler geliştirerek çözüm arayışına kapı araladı. Peki, bizler 'barış' kavramından ne anlıyoruz?"
 
Derya Akyol
 
Kapitalizmin doğayı piyasalaştırma pratiklerinin yarattığı varoluşsal kırılma insanı ekosistemin bir parçası olmaktan çıkarıp onun tahakkümcü öznesine dönüştürürken, bu kopuşun politik sonuçları günümüzün ekolojik krizini anlamak için kritik bir çerçeve sunuyor. Kapitalist modernitenin yarattığı çoklu krizler bize yalnızca yeni bir örgütlenme modelini değil aynı zamanda radikal bir varoluş biçimini dayatıyor. Ekolojik yıkım görünenin ötesinde, yalnızca bir çevre tahribatı olarak ele alınamayacağı tezinden hareketle, insanın doğa ile kurduğu ilişkinin temellerini yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor.
 
Modernitenin araçlarının ikili karşıtlıkları üzerine inşa ettiği (insan/hayvan, kadın/erkek, özne/nesne) kategorik ayrımlar, sorunların köklerine de işaret ediyor. Bu kutuplaştırıcı ayrımlar yalnızca zihinsel bir mesele olmasının ötesinde iktidarın kendi sürdürme mekanizmalarına hizmet eden politik araçlara dönüşüyor.  Doğa üzerinde de yürütülen, insanı doğanın efendisi konumuna getiren-pozitivist bilimler yoluyla da- mitler, doğanın sömürülecek bir kaynak olduğunu bugünümüze kadar taşımıştır. 
 
Tüm krizlerin yarattığı bu karanlık tablo, aynı zamanda radikal bir dönüşümün de zorunluluğunu gözler önüne sermektedir. Ekolojik dengeyi, demokratik katılımı, kadın özgürlüğünü ve bir bütünen toplumsal özgürlükleri merkeze alan yeni bir yaşam modeli. Bu model kapitalizmin yarattığı tahribatları ve aşınmayı aşmak için, daha fazla toplumsallık temelinde komünal ve doğa ile uyumlu bir örgütlenmeyi gerektirir. Doğayı bir 'kaynak' olarak değil yaşamın temeli, insan emeğini bir 'meta' olarak değil toplumsal faydanın aracı olarak gören bu model hem kapitalizmin yıkıcılığına hem de devletçi sosyalizmin bürokratik kısırlığına karşı gerçek bir alternatif sunar. Temel hedef, piyasanın ve devlet gibi baskı unsurlarından arınmış, kendine yeterlilik ve yönetim ile güçlenen, kolektif dayanışmayı esas alan bir yaşamın inşasıdır.
 
İnsanlık bugün, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar birbirine bağlı ama aynı zamanda eşitsizlik, ekolojik yıkım ve patriyarkal tahakkümle kuşatılmış durumda. Peki, bu krizler kümesine karşı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ekolojik ve kadın özgürlükçü bir perspektifle donanmış bir alternatif mümkün mü? Tam da bu noktada, sömürüsüz bir ekonomi, doğayla uyumlu bir toplum ve özgürleşmiş bir cinsiyet rejimi için radikal bir değişim gerekmektedir. 
 
Modern kapitalizmin yarattığı ekolojik yıkım, derinleşen sosyal eşitsizlikler ve patriyarkal tahakküm gibi çoklu krizlere yanıt olarak gelişen radikal alternatifler hem devletçi sosyalizmin tarihsel başarısızlıklarına hem de kapitalizmin sürdürülemez yapısal krizlerine bir cevap niteliği taşımaktadır. Dünyanın en zengin %1'inin küresel servetin yüzde 45'ine sahip olması (OXFAM, 2024) gibi çarpıcı gerçekler, doğayla uyumlu ve sömürüsüz ekonomik modelleri zorunlu kılmış; 20. yüzyıl sosyalizm deneyimlerinin bürokratik ve otoriter eğilimleri ise devlet dışı, doğrudan demokratik örgütlenmeleri cazip hale getirmiştir. Rojava'daki demokratik konfederalizmden, Zapatistaların özerk belediyelerine, ekoköylerden kooperatif ekonomilerine kadar çeşitlenerek –sistem dışı- alternatif yaşam deneyimleri gerçekleşmiştir. Tüm bu çabalar, insanlığın yalnızca eleştiride kalmayıp somut alternatifler üretme kapasitesini ortaya koyarken, temelde kapitalizmin artık gezegensel sorunlara çözüm üretemeyeceği gerçeğinden kaynaklanmaktadır.
 
Bu dönüşüm, karar alma süreçlerini yerel komünler, meclisler, ekoloji konseyleri ve inisiyatifler gibi taban örgütlenmelerine devreder. Endüstriyalizmin doğaya hükmetme anlayışına karşı ekolojik planlamayı, ulus devletin asimilasyoncu politikalarına karşı kültürel çoğulculuğu, sermayenin sömürü düzenine karşı ise komünal üretimi ortaya koyar.
 
27 Şubat 2025 tarihinde Abdullah Öcalan'ın yayımladığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, küresel tıkanıklıkların ve mevcut sistemin sürdürülemezliği karşısında yeni bir çıkış yolu önerdi. Bu çağrı, uzun yıllardır devam eden sistemsel krizin köklü bir eleştirisini sunarken, geçmişle bağları koparmadan yenilikçi söylemler geliştirerek çözüm arayışına kapı araladı. Peki, bizler 'barış' kavramından ne anlıyoruz?
 
Barış, yalnızca silahların susması değil, aynı zamanda adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün tesis edildiği bir toplumsal düzendir. Öcalan'ın vurguladığı gibi, gerçek barış; kültürel çoğulculuğun tanındığı, demokratik katılımın sağlandığı ve ekolojik dengenin korunduğu bir yaşam modelini gerektirir. Bu perspektif, yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte de sömürü mekanizmalarının sorgulanmasını zorunlu kılıyor.
 
Günümüzde barışa dair tartışmalar, genellikle geçici ateşkesler veya siyasi uzlaşmalarla sınırlı kalıyor. Oysa kalıcı barış, toplumların kolektif hafızasını onaran, tarihsel haksızlıkları telafi eden ve geleceği ortak bir tasavvurla inşa eden bir süreçtir. Bu nedenle, bu çağrı, salt bir siyasi metin olmanın ötesinde, insanlığın ortak vicdanına hitap eden bir nitelik taşıyor. 
 
2013-2015 yılları arasında Türkiye, 'çözüm süreci' adı altında barış söylemleri söz konusuyken, dağların etekleri sessizce beton ve dikenli tellerle kuşatılıyordu. Devlet, bir yandan masada 'açılım' vaat ederken, diğer yandan Kürt coğrafyasını adım adım askeri ağlarla örüyordu. Karakollar ve kalekollar, sözde 'güvenlik' adına inşa ediliyor, ancak gerçekte bölgenin demografik, ekolojik ve sosyolojik dokusunu parçalayan bir işgal mantığının somut izdüşümleri haline geliyordu. 
Barışın ekolojik perspektiften eleştirisi; onu insan-merkezli bir uzlaşı olmaktan çıkarıp tüm canlı-cansız varlıkları birlikte ele alarak doğanın da barış sürecine dahil edildiği bütüncül bir paradigmayi hedefler. “Çözüm süreci” döneminde inşa edilen karakol ve kalekollar, bir baskı aracı olarak inşa edilmiş bu süreç toplumsal dokuyu parçalamayı amaçlarken, aynı zamanda bölgenin ekolojik dengesini de geri dönüşü olmayacak şekilde tahrip etmiştir. Askerî yapıların inşasıyla birlikte orman katliamları, su varlıklarının kirlenmesi ve endemik türlerin ve biyoçeşitliliğin yok oluşu, devletin şiddetinin sadece insan bedenlerine değil, tüm bir ekosisteme yönelik olduğunu göstermiştir.
 
Atılan barış adımından sonra yapılması gereken, yalnızca çatışmalı sürecin sona ermesi mi? Nihai hedef silahları susturmaktan ibaret olmadığı gibi bu, hepimizin doğru okuması gereken derin ve kapsamlı bir dönüşüm sürecidir. Toplumsal yapının tahribatı, ekolojik yıkımlar ve demokrasinin erozyonu gibi temel sorunlar katlanarak büyürken, toplumsal hareketler olarak üstlenmemiz gereken görevler var. Kuşkusuz, savaşın yıkıcı etkileri göz ardı edilemez. Ekoloji hareketlerinin sıklıkla vurguladığı gibi, “savaşlar en büyük ekolojik yıkımlara yol açar” gerçeği, yalnızca cephelerde yaşananları değil, silah endüstrisinin üretim süreçlerinden başlayan ve geri dönüşü olmayan çevresel tahribatı da kapsar. Silah sanayisine yapılan yatırımlar, küresel şiddet döngüsünü besleyerek savaşları kalıcı kılıyor. Bu sektörün ağır metaller, toksik kimyasallar ve fosil yakıt kullanımıyla yarattığı kirlilik, toprağı, su varlıklarını ve atmosferi zehirliyor; savaşlar ise radyoaktif atıklar, yok edilen ekosistemler ve tarım arazilerinde kalıcı hasarlar bırakıyor. Endüstriyalizmin silah üretimine dayalı bu yıkıcı mantığı, ekolojik dengeleri altüst ederken insanlığı yaşanabilir bir gezegenin sınırlarına doğru sürüklüyor. Ekolojik yıkımın, ekonomik eşitsizliğin ve demokratik hak kayıplarının gölgesinde inşa edilecek kalıcı barış, ancak tüm canlıların yaşam hakkını gözeten bir dayanışma kültürüyle anlam kazanır. Barış, yalnızca bir son değil, sürekli beslenmesi gereken bir varoluş biçimidir.
 
Yaşadığımız süreç, denetlenen ve kontrol altına alınmış yaşamlardan ibaret: Gıda sistemimiz, tohumun genetiğiyle oynanıp paketlenmesiyle başlayan bir sömürü döngüsüne dönüştür. Market rafları GDO’lu ürünler ile dolu iken, yerel tohum yasak ve yok olma tehlikesinde. Tarımın endüstrileştirilmesi, gıda güvenliğini ciddi şekilde tehdit eden uygulamalardan biri oldu. Geçmişte çiftçiler, kendi tohumlarını saklayıp gelecek sezonlara hazırlayarak tarımda özerk bir döngü oluştururken, günümüzde büyük tarım şirketlerinin patentli –yapay- tohumlarına bağlı hale gelindi. Bu şirketler, GDO’lu ve hibrit tohumlar yoluyla çiftçileri her yıl kendilerinden tohum satın almaya mecbur bırakıyor. Geleneksel tarım yöntemleri yok olurken, yerel tohum çeşitliliği de hızla azalıyor. Tarım ilaçları ve kimyasal gübre de gıda güvenliğini derinden sarsan bir diğer sorun. Pestisitler toprağı verimsizleştirirken, su varlıklarını kirletiyor ve insan sağlığını tehdit ediyor. Ne yazık ki, bu kimyasalların uzun vadeli etkileri göz ardı ediliyor; kanser, hormonal bozukluklar ve çevresel tahribat...
 
Barajların sular altında bıraktığı yerleşim alanları, tarım arazileri ve doğal habitatlar, yalnızca insanlar için değil tüm canlılar için geri dönüşü olmayan kayıplara yol açmaktadır. Öte yandan, Hidroelektrik Santraller (HES’ler) kısa vadeli “enerji ihtiyacı”nı karşılarken-esasında rant amaçlı- uzun vadede yerel ekonomileri çökertmekte, toprağı verimsizleştirmekte ve geleneksel yaşam biçimlerini yok etmektedir. Aynı şekilde plansız kentleşme ve betonlaşma, insanları doğa ile ilişkisinden koparırken, iklim değişikliğini derinleştirmekte ve yaşam alanlarını daraltmaktadır. Özellikle son yıllarda, ekolojik dengeyi hiçe sayan uygulamaların artması, her gün yeni bir madenin keşfedildiği müjdeleri(!) duyar olduk. Ne yazık ki bu süreç, altın madenciliği gibi ağır metaller saçan, su varlıklarını zehirleyen, tarım arazilerini yok eden özel sermaye grupları tarafından ya fiilen çıkarılması ya da çıkarılmak üzere ruhsatlandırılmasıyla -hukuka uydurarak- devam ediyor. Artık bu durum doğanın ve toplumun tahammül sınırlarının zorlandığı, etin kemiğe dayandığı noktalardan biri haline geldi. Bu yıkıcı politikalara karşı toplumsal tepkiler yükselse de, mahkemelerin şirketlerden yana karar veriyor, fiziksel mücadele ise devlet ve şirkete ait kolluk kuvvetleri tarafından şiddet ile bastırılmaya çalışılıyor.
 
Doğaya, haklara ve toplumsal düzene yönelik saldırılar, bizi köklü bir sorgulamaya ve acilen çözüm üretmeye zorluyor. Ekonomiden siyasete, kültürden gündelik yaşamın sömürülen pratiklerine kadar her alanda derinleşen kapitalist tahakküm, artık kısmi reformlarla gizlenemeyecek bir krize yol açmıştır. Gerçek bir dönüşüm ise ancak özgürleştirici bir bilinçlenme ve radikal alternatiflerin kolektif inşasıyla mümkündür. Bu dönüşüm, devletten alınacak icazetlerle ya da bürokratik düzenlemelerle değil, ancak toplumsal mücadelenin örgütlü gücü ve yeni yaşam tahayyülünün sınırlarını zorlamakla gerçekleşebilir. Bu mücadele tahakküm mekanizmalarını reddetmenin yanında, doğrudan demokrasiyi hayata geçiren pratiklerle beslenmelidir. Sermayenin metalaştırdığı her değeri-emeği, doğayı, kültürü- kolektif ihtiyaçlar ekseninde yeniden tanımlamak; yerel gücü, kooperatif ağları ve kadın özgürlüğü ve bakışıyla örgütlenmeleri güçlendirmek, bu dönüşümün ayakları olacaktır. Direniş, aynı zamanda yeni bir etiğin inşasıdır: İktidarın dilini değil, paylaşımın, eşitliğin ve özgürlüğün somut deneyimlerini çoğaltmak...
 
Ekonominin ve ekolojinin sürdürülebilirliği, birbirine etle tırnak gibi bağlıdır dolayısıyla ekolojiyi gözetmeyen her üretim biçimi, ekonomi karşıtlığıdır. Ekonomi ve ekolojiyi diyalektik bir ilişkisellik temelinde ele alan demokratik sosyalizm bu nedenle ekolojik tutumu ahlaki politik toplumun temel parametrelerinden biri olarak benimser. (Zeki Bayhan, Demokratik Sosyalizm- 21. Yüzyıl Özgürlük İdeolojisi) Bu bağlamda, doğayı metalaştıran ve kâr odaklı üretim sistemleri, uzun vadede hem ekolojik çöküşe hem de ekonomik istikrarsızlığa yol açmaktadır. Oysa ekolojik dengeyi merkeze alan bir ekonomik model, yalnızca çevresel yıkımı önlemekle kalmaz, aynı zamanda demokrasiyi de güvence altına alır. Demokratik sosyalizmin öngördüğü bu bütüncül yaklaşım, insanın doğayla uyum içinde yaşayabileceği, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun inşasını mümkün kılar. Dolayısıyla, gerçek anlamda bir ekonomi ancak ekolojiyle uyumlu, planlı ve katılımcı bir üretim-tüketim döngüsüyle hayata geçirilebilir.
 
Dönüp kendi yaşamlarımıza baktığımızda da mevcut alışkanlıklarımız ya da bize dayatılanlar ile sağlıklı bir bedende, çevrede olmadığımız ortada... Sistem yanlış gidiyor ve bu hali ile daha fazla gitmeyeceği de apaçık ortada duruyor. Sistem bizi doğadan, bedenimizden ve gerçek ihtiyaçlarımızdan kopararak tüketimin parçası haline getiriyor. Gerçek bir dönüşüm de reddetmenin yanında yerine kapitalizmi yıkacak alternatifleri inşa etmek ile başlar. Endüstriyel tarımın zehirli girdilerine, monokültür tarıma ve GDO’lu tohumlara karşı agroekolojiyi hayata geçirmeliyiz; toprağı canlandıran, yerel tohumları koruyan ve gıda egemenliğini hedefleyen bu yöntemler -aslında doğal olan- hem can çekişen ekosistemi onarır hem de sermayenin tarım üzerindeki kontrolünü kırar. Suyun ticarileştirilesine karşı ise su adaleti mücadelesi şart. Nehirlerin özgür akışını savunmak, HES’lere ve şişelenmiş su endüstrisine direnmek, suyun bir meta değil kendi başına bir varlık olduğunu ve ortak bir yaşam hakkı olduğunu savunmak... Enerji alanında, fosil yakıtların iklim krizini derinleştiren çarkına karşı komünal ve doğa ile maksimum uyumu sağlayacak enerji ağları kurarak, halkın ortak ihtiyacı ile, halkın denetiminde ve merkeziyetçi olmayan sistemleri yaygınlaştırmalıyız. Kentler mevcut hali ile betonlaşmaya ve rant ekonomisinin merkezine yerleşmiş durumda... Kırda nasıl ki meclisler yolu ile ihtiyaç ve denetim üzerine söz söyleniyorsa kentlerde de bu hayata geçirilebilir. Ormanlar, gezegenin nefes alan can damarlarıdır; milyonlarca türe ev sahipliği yapan, iklim dengesini koruyan ve canlılığı birbirine bağlayan yaşam ağıdır. Ormanlar tüm canlılığın ortak yaşam alanı olarak korunmalı ve ekolojik anlayışla tanımlanmalıdır. Halkın kendi ihtiyaçları doğrultusunda, üretimden tüketime kadar her alanda doğrudan karar süreçlerine katılım esas alınır. Demokratik katılım, yalnızca bir yönetim biçimi değil, farklı kimliklerin, inançların ve kültürlerin eşit temsil edildiği bir yaşam modelidir. Alışkanlıkların bireysel dönüşümünün kıymetli olmasının yanında, kolektif irade ile ortaya konacak değişimler ekolojik yaşama geçiş için temel adımlardır. 
 
Toplumsal dönüşüm yalnızca ekonomik yapıların değişimiyle sınırlı kalmayıp aynı zamanda cinsiyetçilik, milliyetçilik, ırkçılık gibi diğer ötekileştirici zihniyet kalıplarının da kökten aşılmasını gerektirir. Günümüz modernitesi, sınıfsal eşitsizlikleri derinleştirirken bir yandan da ataerkil normları, ulus devlet tahayyüllerini yeniden üreterek sistematik baskı biçimlerini katmanlı hale getirir. Bu zihniyetler, yalnızca kültürel pratiklerle değil, yasalardan, eğitim sistemine, medyanın dilinden gündelik etkileşimlere kadar yayılan bir hale gelmiştir. Dolayısıyla gerçek dönüşüm, ekonomik adaletin yanı sıra, bu yapısallığı hedef alan bir mücadele gerektirir. 
 
*Yazının devamı “Rojava Devrimi: Aydınlık Gelecek Umudu” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır.  
 
*Bu yazı Jineolojî Dergisi'nin "Demokratik Toplum Sosyalizmi" dosya konulu 35. sayısından kısaltılarak alınmıştır.