‘Kutsal Aile’ politikasının gölgesindeki çocuklar

  • 09:03 26 Temmuz 2026
  • Kadının Kaleminden
"Toplumsal çürümenin en ağır bedelini önce çocuklar, sonra kadınlar ödüyor. Çocukları cezalandıran değil, onları o noktaya sürükleyen düzen sorgulanmalıdır."
 
Aysel Önen
 
Bu coğrafyada gün olmuyor ki bir tutuklama, kayyum, yasa teklifi ile uyanmayalım…
 
Gündemi takip etmekten payımıza düşen, her gün bir şeye itiraz etmek oluyor. Birinin öfkesini, isyanını haykırıp acısını yaşayıp çözümüne dair yol bulamadan diğeri geliyor. İktidar bizi hacıyatmaz gibi evirip sürekli bir yerimizden vuruyor. “Kak kalkabilirsen, düş düşebilirsen,” diyor…
 
Kılıçdaroğlu’na oy istediğimiz seçimin sonrasında Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum kitabını okumuştum. İlk giriş cümlesi ile ne kadar da bizi anlatıyor ve “Ne palyatif hayatlar yaşamış, siyaset yürütmüşüz” demiştim. Meğer o halden de öteymişiz, bugünler de gelecekmiş…
 
“Suça sürüklenen çocuklar”’ a dair yasal düzenleme çıktı. Hukukçu değilim yasalardan anlamam. Anlamanın karşılığı ne oluyor, onu da anlamış değilim. En basitinden halktan biri, olarak mevcut hukukun kimden yana olduğunu anlayabilecek durumdayım.
 
İktidarın; ekonomik, sosyolojik, toplumsal çöküşün faturasını yine halka kestiğinin idrakındayım. 
 
İyileşmesi yıllar alacak bir çürüme var. Bu çürümenin en ağır bedelini önce çocuklar sonra kadınlar ödüyor veyahut tam tersi; önce kadınlar, sonra çocuklar… Çünkü o çocukları kadınlar ‘doğurmak’ zorunda kalıyor. Sebep sonucunu değil, nedenini tartışmamız gereken bir doğum ve beraberinde gelen ölüm(ler)…
 
Öncesinde bazı anneler ölüyor; o annelerin doğurduğu çocuklar ölmezse ne için yaşadığını bilmediği hayatlar yaşıyor. Yetişkin aklımızla yaşadığımız o palyatif halleri, onlar çocuk bedenlerinde ve zihinlerinde yaşıyor. Daha büyüyememiş zihin ve bedenleri; onlara bakım verenlerin ve toplumun harmanı… Günümüz popüler psikoloji ile yalnızca bakım verenlerinin de değil. – ki mevcut popüler psikoloji heteroseksüel, beyaz Türk, orta sınıf anne/ babadan oluşan aile olarak örnekliyor- 
 
24 yıldır varlığını sürdüren mevcut iktidarın uyguladığı nüfus politikaları, en az 3 çocuk diyerek, kadın bedenini üreme araçları haline getirme çalışmaları ve aile dışında kadını yok saymasıyla kadınlar güvencesiz bir şekilde doğurmak zorunda kalıyor. Hükümetin sosyal yardım ve koruma mekanizmalarını yürütmemesi, derinleşen ekonomik krizin yoksulluğu beraberinde getirmesiyle aileler çocuklarına bakamıyor. Toplumsal çürümenin bir sonucu olarak kaçış noktası haline gelen uyuşturucu ve fuhuşun artmasıyla yalnızca ekonomik anlamda değil ruhsal anlamda da sağlıklı bireyler yetiştirmeyen bakım verenler ortaya çıkıyor. 
 
Tam da bu çaresizlik sarmalında aileler, çocuklarına gereken bakımı veremiyor. Çocuklar bu sistem içerisinde dışarıda kalıyor, çocuk işçiye dönüşüyor ya da hiçbir çözüm bulamadıkları o son noktada, yalnızca adı 'Sevgi Evleri' olan yuvalara bırakılıyorlar. Tıpkı cezaevleri gibi kapasitelerinin üzerinde bebek ve çocuk almak zorunda kalan bu yuvalarda, özellikle küçük illerde yer kalmadığı için 'Alamayız' cevabı veriliyor.
 
Toplumsal çürümenin, ekonomik zorlanmaların, gelecekten ümitsizliğin sonucu olarak bu çocuklar işte tam da bu noktada “suça sürüklenen çocuklar” oluyor.
 
Tüm izlerin birbirine karıştığı bu kirletilmiş topraklarda kendilerini var edebileceği yeni bir yol açılmadığı gibi, tanımadığı/ bilmedikleri bir şeyi de arayamıyorlar. 
 
Çünkü arayış, henüz kapalı kapılar ardında, o kutsal kabul edilen aile ve yuvalarda ketleniyor.
 
Nihan Kaya’nın İyi Aile Yoktur kitabını okuduğumda katıldığım yegâne yer, o "anne faşizmi" kısmıydı. İktidarın aile politikalarıyla kadınları sadece "kutsal anneler" olarak kodlayıp doğurmaya zorlaması, bu "anne faşizmini" kurumsal düzeyde besleyen ve yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor. Baş failin iktidar olduğu bu sistemde, harcı karan karma gruplardan biri de bu kutsallık zırhına bürünmüş "kalpaklı" aileler oluyor. Mevcut aile ve annelik hallerini sorgusuz sualsiz kutsayarak, sistemin en küçük faşist yapı taşı olan aileyi koruma altına alıyorlar. Böylece beyaz, temiz yüzlü, iyi okullarda okutulmuş "makbul" çocukların karşısına, ötekileştirilmiş "suçlu" çocuklar dikiliyor. Beklenilen ve bizzat yaratılan bu tezatlık, karşımıza yeni bir çocuk tipolojisi çıkarıyor.
 
Muktedirin dilini ve yöntemlerini taklit ederek militarizmi ve erkek şiddetini benimseyenler, kafasına kalpak takıp çocukları suça sürükleyen çeteleri arkasına alanlar; fuhuşun, uyuşturucunun, çetelerin ve tarikatların ellerine düşen çocuk ve kadınların karşısına, steril ve yapay bir "ari çocuk" politikası yerleştirmeye çalışıyor. Bu ikiyüzlü siyaset tarzı, sokaktaki çocuğu ve kadını korumak bir yana, onları bu militarist, çeteleşmiş düzenin potansiyel kurbanları ve suça sürüklenen özneleri haline getiriyor.
 
"Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim..."
 
Rakel Dink bu sözleri, eşini, yol arkadaşını kaybetmenin hemen ardından söylemişti. Yanan yüreğinin acısıyla bize, asıl günahkarların nerede aranıp bulunması gerektiğinin yolunu göstermişti. İktidar bugün o çocuğu gerçek bir katile dönüştürdü. Biz ise her cinayette, her skandalda palyatif öfkeler örgütledik.
 
Peki ya diğerleri ne olacak? Karşıtlıklar üzerinden üretilen bu düşmanlık dalgası daha da mı büyüyecek, yoksa o karanlığı kaynağından yırtıp atacak ortak bir vicdanı yeniden inşa edebilecek miyiz?