‘Kürdistan'da doğa talanı özgürlüğü hedef alıyor’

  • 09:02 22 Temmuz 2026
  • Ekoloji
AMED- Kürdistan'da doğa talanının yalnızca çevresel bir sorun olmadığını belirten ekoloji aktivisti Gülşen Birer, ataerkil ve sermaye odaklı politikaların halkın dilini, kültürünü ve yaşam alanlarını hedef aldığını vurgulayarak, “Doğayı savunmak, yaşamı ve özgürlüğü savunmaktır” dedi.
 
Kürdistan'da son yıllarda artan maden, baraj, GES, JES ve ormansızlaştırma projeleriyle birlikte doğa tahribatı da derinleşiyor. Ekoloji örgütleri ve bölge halkı, yaşam alanlarını hedef alan bu müdahalelerin yalnızca çevresel bir sorun olmadığını; su kaynaklarını, ormanları, tarım alanlarını, biyolojik çeşitliliği ve bölgenin kültürel hafızasını da tehdit ettiğini belirterek birçok noktada nöbet ve direniş eylemleri yürütüyor. Ekoloji aktivisti Gülşen Birer, ekolojik yıkımın sermaye odaklı politikaların bir sonucu olduğunu ve doğayı savunmanın aynı zamanda yaşamı, kültürü ve toplumsal varlığı savunmak anlamına geldiğini söyledi.
 
‘Ataerkil sistemin talan zihniyeti kadın bedeniyle başladı’
 
Bugünkü talan politikalarının kökeninin ataerkil sisteme dayandığını belirten Gülşen Birer, “Aslında bütün bu yaşananların temeli, ataerkil sistemin yarattığı sistematik talan zihniyetine dayanıyor. Tarihe baktığımızda, bu talanın ilk olarak kadın bedeni üzerinden başladığını görüyoruz. Ardından yaşamın bütün alanlarına ve doğal kaynaklara yayılan, merkezi güç elde etme amacıyla yürütülen sistematik bir tahakküm ve fetih anlayışı bugüne kadar geldi. Bugünkü devlet yapılanmaları ve egemen sistemler de sermaye birikimini esas alıyor. İnsanı kendi öz yaşamından uzaklaştırarak özgürlük algısını değiştiriyor; sermayeyi büyüten ve belirli bir kesimin çıkarına hizmet eden bir şiddet düzenini sürdürüyor. Bugün tam da böyle bir dünyada yaşıyoruz. Elbette biz de bundan bağımsız değiliz. Dünya halkları gibi biz de bu politikalardan etkileniyoruz. Ancak Kürt halkı açısından bu durum, yıllardır sürdürülen özel savaş politikalarının yeni bir boyutu olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü bu politikalar sadece insanı değil; halkın dilini, kültürünü, yaşam biçimini ve doğallığını hedef alıyor. Biz bunu yaşayarak öğrendik” dedi.
 
 
‘Kürdistan'ın doğası özgürlük kültürünü besliyor’
 
Gülşen Birer, Kürt halkının tarih boyunca sistematik baskı politikalarının hedefi olduğunu, dil, kültür ve yaşam alanlarına yönelik müdahalelerin halkı, kendi varlığını besleyen kaynaklardan koparmayı amaçladığını ifade ederek, “Kürdistan coğrafyası; dağları, ovaları, nehirleri ve doğasıyla insanını özgürlük duygusuyla yoğuran bir coğrafyadır. Bu nedenle özgürlükle kurduğumuz bağ hâlâ canlı ve organiktir. Belki de kapitalist modernite açısından bizi tehlikeli kılan da budur. Kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olmak isteyen, teslim olmayan ve direnen bir halk olmak, egemen sistem için her zaman tehdit olarak görüldü. Bu nedenle bizi sistematik biçimde yok etmeye çalıştılar. Kontrol edemedikleri bir toplum olduğumuz için varlığımızı besleyen kaynaklardan koparmak istediler. Katliamlarla bunu denediler, dilimiz ve kültürümüz üzerinde tahakküm kurmaya çalıştılar. Farklı dönemlerde, farklı yöntemlerle aynı politikaları tekrar ettiler” diye belirtti.
 
‘Barış sürecinde doğa talanı derinleşiyor’
 
Silahsızlaşma ve barış sürecinin ekolojik yıkımın durdurulması için bir fırsat olması gerekirken, maden, GES, JES ve ormansızlaştırma projelerinin hız kesmeden sürdüğünü aktaran Gülşen Birer, “Bugün ise silahsızlaşma ve barış sürecinin konuşulduğu bir dönemde, daha insani ve ekolojik bir yaklaşımın gelişmesi gerekirken, tam tersine doğal yaşam alanlarımız yoğun bir saldırı altında. Maden projeleri, ormansızlaştırma çalışmaları, GES ve JES projeleri hız kesmeden sürdürülüyor. Bu nedenle biz, barış süreçlerinin bile savaş mantığıyla yürütüldüğü bir dönemden geçtiğimizi düşünüyoruz. Elbette yaşam alanlarımızı savunmaya devam ediyoruz. Ancak gerçek anlamda çözüm odaklı bir sürecin gelişebilmesi için bu talan politikalarından vazgeçilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.
 
 
‘Doğa talanı insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur’
 
Gülşen Birer, yaşam alanları ve kültürel değerler tehdit altındayken gerçek bir barıştan söz edilemeyeceğini söyleyerek, “Yaşam alanlarımız yok edilirken, kültürümüzün son kaleleri işgal ve göç tehdidi altındayken barıştan söz etmek kolay değil. Çünkü barış, insanları sürekli savunma hâlinde bırakan bir süreç olmamalıdır. Oysa bugün tam tersini yaşıyoruz. Barış ortamı, doğal kaynakların daha rahat talan edilmesi için bir fırsat gibi değerlendiriliyor. Bu da barışın toplumsal olarak içselleştirilmediğini ve hâlâ eşit bir zeminde buluşulamadığını gösteriyor. Biz, birbirine bağlı yaşayan canlılarız. Dereler yalnızca insanlar için akmıyor, dağlar yalnızca insanların varlığı için ayakta durmuyor. Bir dağın bağrını maden uğruna kazmak, oradaki bütün ekosistemi yok etmek demektir. Bir ormanı kesmek, sadece ağaçları değil, o yaşam döngüsünün tamamını ortadan kaldırmaktır. İnsan merkezli bakış açısından uzaklaşmamız gerekiyor. Bir nehrin önüne baraj kurduğunuzda yalnızca insanların suya erişimini değiştirmiyorsunuz; balıkların üreme yollarını, kuşların göç rotalarını ve o nehrin taşıdığı hafızayı da yok ediyorsunuz. İnsanların, kuşların, böceklerin ve bütün canlıların birlikte oluşturduğu yaşam dengesini bozuyorsunuz. Bu nedenle doğanın talan edilmesi yalnızca çevreye değil, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Ve ne yazık ki bu suç, farklı gerekçelerle hâlâ işlenmeye devam ediyor” sözlerini kullandı.  
 
 
‘Direniş en büyük umudumuzdur’
 
Doğayla eşit ve ortak bir yaşam anlayışının büyütülmesinin geleceğin en önemli mücadele alanlarından biri olduğunu dile getiren Gülşen Birer, “Halkın yaşam alanlarını savunmak için ortaya koyduğu direnişler ise bize çok önemli bir gerçekliği gösteriyor. Hiçbir kapitalist sistem, hiçbir sermaye gücü, insanların öz yaşamına ve doğayla kurduğu bağa duyduğu özlemi tamamen ortadan kaldıramıyor. Bu direnişlerin bizim için değeri çok büyük. Çünkü insanlar parayı ve sermayeyi kendi yaşamlarının yerine koymuyor. Halk, suyunu, toprağını ve yaşadığı yeri korumak için hiçbir karşılık beklemeden iradesini ortaya koyuyor. ‘Bana vaat ettiğiniz ekonomik kazançları değil, yaşadığım doğayı tercih ediyorum’ diyor. Bu, geçmişten bugüne dağlardan, nehirlerden ve doğadan öğrendiğimiz direniş kültürünün bir yansımasıdır. Bütün baskılara rağmen bu kültürün devam ediyor olması, başka bir yaşamın mümkün olduğuna dair en büyük umudumuzdur. Bu direnişlerin büyümesi gerekiyor. Kentlerde yaşayan insanların da kesilecek bir ağaca, kurutulacak bir dereye ya da sokakta yaşam mücadelesi veren bir hayvana aynı duyarlılıkla yaklaşması gerekiyor. Çünkü insan, doğa ve diğer tüm canlılar aynı yaşamın parçalarıdır. Kendi yaşamlarımızda doğayla eşitlik temelinde kuracağımız her ilişki, atacağımız her adım, bu direnişin bir parçası olabilir. Bizim hedefimiz de tam olarak budur” şeklinde konuştu.