Dünya Basın Özgürlüğü Günü: Barışın dilini örgütlüyoruz

  • 11:13 3 Mayıs 2026
  • Güncel
Melike Aydın 
 
İSTANBUL - 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü nedeniyle konuşan gazeteciler, yaşadıkları zorluklara dikkat çekerek, "Medya, iktidarın elinde halkları kutuplaştıran bir aygıtken; bizim dilimiz toplumsal sorunların odağına inen bir dil olmalı. Bizler barışın dilini örgütlemeye çalışıyoruz" dedi. 
 
3 Mayıs, dünya genelinde basın özgürlüğünün önemine dikkat çekmek, gazetecilere yönelik baskı, sansür ve hak ihlallerini görünür kılmak amacıyla Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak anılıyor. Pek çok ülkede gazeteciler yargı baskısı, sansür ve şiddetle karşı karşıya kalırken, hakikat mücadelesi de farklı biçimlerde sürdürülüyor.
 
Bu kapsamda, gazeteciler Eylem Babayiğit, Neşe İdil ve Sıla Altun ile basın özgürlüğünün kadın gazeteciler açısından nasıl şekillendiği ve karşılaştıkları baskılar üzerine konuştuk.
 
‘Önce Kürt, kadın ve gazeteciyiz’
 
Kendilerini tanımlarken kimliklerinden bağımsız bir gazetecilik düşünmediklerini ifade eden Eylem Babayiğit, "Öncelikle bir Kürt, bir kadın ve gazeteci olduğumuzu söylüyoruz. Özgür basın geleneğinde çalışmalarımızı sürdürebilmek için bunu bir kimlik edinmiş durumdayız. Özellikle erkek devlet politikalarını teşhir eden kadın gazeteciler olmanın getirdiği ayrı mücadele biçimleri var. Medyanın eril diline ve devletin sistematik şiddetine karşı, kendine özgü bir dil ve çalışma gerçekleştirmek durumunda kalıyoruz" dedi. 
 
‘Yargı tacizi itibarsızlaştırma girişimidir’
 
Özgür basına yönelik suçlamaların evrildiğine dikkat çeken Eylem Babayiğit, yargı tacizinin toplumun haber alma hakkına yönelik olduğunu belirtti. Eylem Babayiğit, "Eskiden direkt 'örgüt üyeliği' gibi suçlamalarla gazetecilik faaliyetlerimiz engelleniyordu. Şimdi ise 'halkı yanıltıcı bilgiyi yayma' gibi gerekçelerle bir itibarsızlaştırma girişimi söz konusu. Sahada alanlarımız daraltılırken, sanal medyada dijital sansürle karşılaşıyoruz. Artık mesleki faaliyetleri sürdürmek bir cesaret işi haline geldi. Bu yargı tacizi sadece Kürt basınına değil, Kürdistan'a ve Kürt halkına dönük bir taciz politikasıdır. Medya patronları iktidarın gerçeği örtme politikalarını sergilerken, biz gerçeği açığa çıkarıyoruz. Bu yüzden yaptığımız iş politiktir" sözlerini kullandı. 
 
‘Kadın bedeni üzerinden yürütülen sömürüyü teşhir ediyoruz’
 
Kürdistan’da yürütülen özel savaş politikalarına işaret eden Eylem Babayiğit, kadın gazetecilerin bu yapıları deşifre ettiği için hedef alındığını söyledi. Eylem Babayiğit, "Kürdistan’a özgü güvenlikçi politikaları teşhir ettiğimiz zaman, bunların özel savaş politikalarına dönüştüğünü görüyoruz. Bu bölge sadece ekonomik olarak değil, kadın bedeni üzerinden de sömürülüyor. Biz bu sömürge düzenini, çeteleşmiş yapıları ve onları besleyen siyasi aklı teşhir ettiğimiz için yargı tacizine, gözaltı ve tutuklamalara maruz kalıyoruz. Jinnews Haber Ajansı burada çok ayrı bir yerde duruyor. Kadının kalemiyle atılan her başlık, erkek zihniyetinin konforunu bozan bir isyanın dilidir. JINNEWS, tüm dünya kadınlarına ilham olan bir yerdir" diye belirtti. 
 
‘Barışın dilini örgütlemeye çalışıyoruz’
 
Dayanışmanın önemine ve çözüm sürecindeki toplumsal taleplerden söz eden Eylem Babayiğit, sözlerini şu şekilde tamamladı: "Söz konusu Kürt olunca muhalif basın bile dayanışmayı göz ardı edebiliyor. Ciddi bir turnusol kâğıdı görevi görüyor bu süreç. Ancak bizim motivasyonumuz halktan ve Kürt kadınlarından aldığımız umuttur. Medya, iktidarın elinde halkları kutuplaştıran bir aygıtken; bizim dilimiz toplumsal sorunların odağına inen bir dil olmalı. Kürt kadın gazeteciliği kadını mağdur değil, özne olarak kabul eden bir güçtür. Bizler barışın dilini örgütlemeye çalışıyoruz. Halkın temel talebi somut yasal adımlardır. Sadece Kürt ve gazeteci olduğumuz için yargılanmadığımız, temel hakların yasalarla güvence altına alındığı bir süreci yayıncılığımızda dile getirmeye devam edeceğiz."
 
‘Bir sosyal ölüme mahkûm etmeye çalışıyorlar’
 
Gazetecilik çizgisini korumanın bedelinin işsizlik ve adliye koridorları olduğunu belirten Neşe İdil, bu sürecin bir baskı mekanizmasına dönüştüğünü ifade etti. Neşe İdil, "Bir çizgi belirleyip oradan devam ediyorsan çalışabileceğin yerlerin sayısı otomatik olarak kısıtlanıyor. Davalar, soruşturmalar, sürekli adliye koridorları... Bu seni vebalı bir insan gibi hissettiriyor. Bir hapis cezası aldığın zaman ismin aratıldığında karşına bu çıkıyor ve otomatik olarak açlığa mahkûm ediliyorsun. Eğer İngilizce bilmeseydim, çeviri yapmasaydım ne yapardım bilmiyorum. Seni bir sosyal ölüme mahkûm etmeye çalışıyorlar; bu tamamen bilinçli bir politika" sözlerine yer verdi. 
 
‘Popüler değilsen kimsenin umurunda olmuyor’
 
Medya dünyasındaki dayanışma eksikliğine ve sendikaların yetersizliğine dair değerlendirmelerde bulunan Neşe İdil, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığının aşılması gerektiğini vurguladı. Neşe İdil, "Özgür basında bir sürü tutuklama ve operasyon olduğu zaman, 'popüler' gazetecilere çıkarılan ses kadar ses çıkmıyor. Bu da o kılıcın (Demokles’in kılıcı) çok rahat sallanmasına yol açıyor. Bazı gazeteciler buna boyun eğmezken, toplumun ve diğer meslektaşların sahip çıkmaması büyük bir sorun. Sendikaların da bazı yerlerle ilgilenip bazılarını 'radikal' veya 'marjinal' bularak dışlaması, dayanışma açısından sektörün ne kadar eksik olduğunu gösteriyor. Kürt illerinde görev yapan gazeteciler senden daha az gazeteci değil" diye konuştu.
 
 ‘Kadın gazeteciye saldırı direkt bedene yöneliyor’
 
 Dijital medyada maruz bırakıldığı organize saldırılara ve cinsiyetçi tacizlere dikkat çeken Neşe İdil, devletin bu konuda korumacı bir refleks göstermediğini aktardı. Neşe İdil şöyle devam etti: "Kadın olduğun zaman saldırıların boyutu çok farklı bir yere gidiyor. Bir erkek gazeteciye küfredip geçiyorlar ama kadın olduğun zaman taciz direkt bedenine yöneliyor. Bu saldırılar genellikle organize; CİMER üzerinden şikâyet kampanyaları yürütülüyor. Ancak biz şikâyetçi olduğumuzda 'kime söylendiği belli değil' diyerek takipsizlik veriliyor. Zaten kadınları ölümden koruyamayan devlet, bize hakaret edildiğinde harekete geçmiyor. Aksine, failleri koruyan bir politika izleniyor.”
 
‘Gazetecilik bir tutku, atamıyorsun’
 
Tüm baskılara rağmen mesleği neden sürdürdüğüne ilişkin soruya Neşe İdil, şu sözlerle yanıt verdi:  “Bu bir mikrop gibi, vücuduna girdiği zaman atamıyorsun. Bir tutku bu. Bir olay olduğu zaman susup oturayım diyemiyorsun; gidip muhatabıyla konuşmak, ne olduğuna bakmak istiyorsun. Bu biraz insan olmaya dair bir şey. Aslında her şeyi bıraksam hayatım çok daha kolay olurdu ama bu içten gelen bir şey.” 
 
 ‘Kadınlara mücadele edebilecekleri alanları gösteriyorlar’
 
Ekmek ve Gül muhabirlerinden Sıla Altun ise gazeteciliğin tarihsel misyonunu bugüne taşıdıklarını söyledi. Sıla Altun, “Bizim açımızdan özellikle direniş alanlarında ya da günlük yaşantısında şiddet ve sömürü yaşayan kadınlarla yaptığımız haberler, yalnızca durumu ortaya çıkarmak üzerine değil. O soruna karşı mücadele edebileceği alanları bulmasını sağlamak üzerine şekilleniyor. Öyle bir yoldaşlık ilişkisi kurmaya çalışıyoruz. Bir kadının kendi yoksulluğuna karşı hissettiği çaresizliği anlatırken temel aldığımız nokta, bu soruna karşı diğer kadınlarla birlikte nasıl mücadele edebileceğini göstermektir. Bizim kurduğumuz dil, kişisel bir mücadele debelenmesi değil, birlikte mücadeleyi örgütleyen bir dildir” diye konuştu.
 
‘Kadın gazeteciler dayanışmayla sahayı değiştiriyor’
 
Sektördeki eril şiddet ve güvencesizliğe karşı kadın gazetecilerin yan yana durmasının hayati önemde olduğunun altını çizen Sıla Altun, dayanışmanın sahadaki etkisine işaret etti. Sıla Altun, “Kadın gazeteciler hayatın her alanında baskıyla karşılaşıyor ve bu iş yerlerine de yansıyor. Orada yan yana durmak, birbirinin dert ortağı olmak, erkek egemenliği karşısında yalnız olmadığını hissettirmek açısından çok önemli. Kadın gazetecilerin kendi aralarında kurdukları bağ; bir haber kaynağına erişimden, şiddete karşı meslektaşından destek almaya kadar geniş bir alanı kapsıyor. Bu dayanışma sahadaki erkeği de değiştiriyor; kadının olduğu ortamda çalışmayı öğrenmek zorunda kalıyorlar. Bu da ancak kadınların örgütlü varlığıyla mümkün oluyor” ifadelerine yer verdi. 
 
‘İktidar kadın odaklı haberciliği hedef alıyor’
 
Kadın yayıncılığına yönelik sansür ve erişim engeli kararlarının siyasi atmosferden bağımsız olmadığını kaydeden Sıla Altun, yaşadığı bir örneği paylaştı: “Geçtiğimiz yıl bir röportaj sonrası Twitter hesabımız askıya alındı ve hâlâ açılmadı. Özellikle cinsel saldırı, istismar ve kadın cinayeti haberlerine yoğun bir erişim engeli getiriliyor. Faillerin ‘lekelenmeme hakkı’ gibi gerekçelerle haberlerin silinmesi isteniyor. Bu, gösterilmek istenen şiddetin boyutunu gizlemeye çalışan bir yöntemdir. Ancak bu baskılar Ekmek ve Gül açısından ‘suya sabuna dokunmayalım’ gibi bir şeye dönüşmüyor. Ne demek istiyorsak aynısını demeye devam ediyoruz.”
 
‘Örgütlü saldırıya karşı örgütlü durmalıyız’
 
Gazetecilik mesleğinin yapılamaz hale getirilmeye çalışıldığını belirten Sıla Altun, çözümün örgütlenmekten geçtiğini vurguladı. Sıla Altun, “Zaten son süreç mesleğini yaptırmamaya varan bir noktada. Her alanda bir gözdağı verilmeye çalışılıyor ve bizler doğrudan hedef haline geliyoruz. Eğer karşımızda örgütlü bir saldırı varsa, bizim de örgütlü durmak dışında bir seçeneğimiz yok. Sendikaları nasıl güçlendireceğimizi, sözümüzü nasıl büyüteceğimizi daha fazla konuşmaya ve hızlıca örgütlenmeye ihtiyacımız var. Karşıdan böyle bir saldırı dalgası gelirken yegâne seçeneğimiz budur” diye konuştu.