Nuray Özdoğan: Yasa şartsız çıkarılmalı

  • 09:08 10 Temmuz 2026
  • Siyaset
ANKARA - Yüz yıllık Kürt sorununun çözümüne dair atılan güçlü adımlara karşılık yasa zemininin şartsız bir şekilde çıkarılması gerektiğini söyleyen Avukat Nuray Özdoğan, “Çerçeve yasanın şartlı çıkarılması veya basında yer aldığı şekilde örgütteki konumuna göre bir ayrım yapılması çatışma ve çözüm sürecinin doğasına aykırıdır” dedi.
 
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı"nda silahların bırakılmasına dair işaret ettiği hukuki zemin iktidarın erteleyen tutumundan dolayı henüz oluşturulmadı. Hukuki zeminine dair gelinen aşamada, Adalet Bakanlığı bünyesinde bir yasal çerçeve hazırlandığı basına yansıdı. Çerçeve yasanın çatışma ve çözüm süreçlerinin ruhuna uygun bütünlüklü ele alınması gerektiğine dair tartışmalar devam ederken, yasanın 7-8 Temmuz’da yapılacak NATO zirvesi sonrası Meclis'e geleceği konuşuluyor.
 
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Parti Meclisi üyesi avukat Nuray Özdoğan, hukuki zeminin nasıl bir temelde oluşturulması gerektiğine dair değerlendirmelerde bulundu.
 
“Yüz yıllık bir problemin çözümüne dair çok güçlü bir adım atılmış. Bu adıma karşılık yasa zemininin şartsız şekilde yerine getirilmesi gerekir.”
 
*Sürecin ilerlemesi ve barışa evrilebilmesi için yasal düzenlemeler nasıl bir çerçevede oluşturulmalı? 
 
Türkiye'nin aktif durumda 50 yıllık, geçmişi 100 yıla dayanan bir sorununun çözümünden bahsediyoruz. Türkiye'de yaşayan herkesle ilgili bir meseledir. Çözümün bir sonuca ulaşması dünyadaki tüm halkları etkileyecek bir kapsamda bir mesele olarak görüyorum. Bir yıl olacak örgüt silahları bırakma kararı aldı. Bu silahları bırakma kararı şartsız ve bir pazarlık olmadan yapıldı.
 
Sayın Öcalan'ın önderliğinde gelinen bu süreçte; Hala baş müzakereci olarak kabul edilen Sayın Öcalan'ın koşullarının yasal bir zemine oturtulmasını konuşuyoruz. Öncelikli olarak müzakerenin sürekli ve sağlıklı ilerleyebilmesi için herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir durum var. O da Sayın Öcalan’ın koşullarının müzakereyi sürdürebilecek şekle getirilmesi ve bunun yasal zemininin kurulması. Bu süreç mecliste yürüyecek dendi. Taraflar, siyasetçiler ve toplum bunda hemfikir. Neden Meclis adres gösterildi? Çünkü Meclis bir yasama kurumu aynı zamanda. ileriye dönük olarak bir daha aynı çatışmaya dönmemek, Türkiye’yi hak ettiği barış sürecine götürebilmek için bunun yasal zeminin olması bir zorunluluktur. Bu nedenle aslında Meclis çatısı işaret ediliyor. Türkiye'de tüm halkların temsil edildiği bir platform burası. Bugün yürütme ve yargı için bunu söyleyemeyiz. Türkiye’de artık yargı yürütmeye bağlıdır. Ama yasama en nihayetinde birçok kesimin temsilcilerinin olduğu bir yer. Meclis'te bu başlıkta kurulan komisyon, Türkiye tarihinin en geniş katılımlı komisyonu. Dolayısıyla çerçeve yasa tartışmalarında bunun bekletilmesi veya uzatılmasını tehlikeli bir durum olarak görüyorum.
 
*Sürecin ihtiyaç duyduğu çerçeve yasa nasıl hazırlanmalı ve hangi temel ilkeleri içermeli?
 
Müzakere sürecinde henüz barışa evrilmiş bir süreçten bahsetmiyoruz. Silah bırakmış bir yapının Türkiye'deki demokratik siyaseti büyütme ve demokratik bir toplumu oluşturmaya dair bir iradesi var. Yüz yıllık bir problemin çözümüne dair çok güçlü bir adım atılmış. Bu adıma karşılık bunun yasa zemininin şartsız şekilde yerine getirilmesi gerekir. Şimdiye kadar dünyadaki çatışma ve çözüm süreçlerinde silah bırakmanın ardından yasal mevzuat adım adım oluşturuldu. Elbette hiçbir şey bir anda olmadı, ancak mutlaka bir başlangıç evresi vardır. Dönüşlerin sağlanabilmesi, hepimizin umut ettiği çatışmasızlığın devamı için hukuki zeminin tanınması zorunludur. Bunda ısrar edilmesi de çok anlamlıdır.
 
Umarım tüm Türkiye halklarının iradesini yansıtan bir yasa olur. Çerçeve yasanın şartlı çıkarılması veya basında yer aldığı şekliyle suça karışmış ya da karışmamış ayrımı, pişman olmuş ya da olmamış ayrımı, örgütteki konumuna göre bir ayrım yapılması, çatışma ve çözüm sürecinin doğasına aykırıdır. İkinci husus da şudur: Türkiye'de yasalarda pişmanlık düzenlemesi var. Şu an belki binlerce tutsak, İdare ve Gözlem Kurulları'nda "Biz pişman olduk" demediği için uzun yıllardır cezaevinde tutuluyor. Bu yasal düzenlemeyi bir pişmanlık yasasına çevirmek çok tehlikeli. Bu, halklara çok büyük bir haksızlık olur.
 
*Çerçeve yasanın gecikmesi süreci nasıl etkiler? Meclis'in bu süreçteki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Sadece kısa vadeli bir perspektif öne konulmadı. Bugün ne olursa olsun en azından sürecin başladığı açıklandığı andan beri ölümlerin olmaması büyük bir kazanım. Çatışmanın olmaması büyük bir kazanım.  Yasayı Milli Güvenlik Kurulu yapmayacak yasayı meclis yapacak. Elbette ki çatışan taraflar kendi organizasyonları kapsamında bu süreci yürütecek. Bunu biz tamamını bilmek durumunda da değiliz.  Mecliste çıkacak yasalar toplumu ilgilendiren bir mesele olması nedeniyle bir ‘terör sorununun çözümü, bir güvenlik sorununun çözümü’ olarak görülmemeli. Basına yansıdığı kadarıyla anladığımız bu bakışla bakıldığında mevcut olan yasalardan daha geri bir çerçeve yasayla karşılaşabiliriz. Dolayısıyla bu süreci karşılayan bir düzenleme olmaz. Bir çatışmanın sona ermesi demek çatışan tarafların demokratik siyasete dahil olmasını kabul etmek demektir. Bu kabul edildiğinde yapılacak yasal düzenleme başlangıç olarak açıktır ve  nettir. 
 
Türkiye, antidemokratik uygulamaların en yaygın olduğu, bağımsız yargının olmadığı, yoksulluğun, eşitsizliğin en hat safhada yaşandığı bir ülke konumuna geldi. Yıllarca, Türkiye'de  Kürt halkına ayrı bir hukuk uygulandı. Kimi zaman şunu soruyorlar, ‘Yasa çıksa bile ne olacak? Yasayı uygulamayabilir çatışmadan beslenen kesim. Bunu Sayın Öcalan’da defalarca belirtti. Bu süreci baltalamaya çalışmak isteyenler olacak. Türkiye toplumunun yüzde doksanının bir barış sürecine evet dediği inancındayım ve istatistikler de bunu gösteriyor. Güvensizliğin sebebi iktidarın ve devletin şimdiye kadarki tutumu temelde. 
 
Biz biliyoruz yasa güç ilişkileri üzerinden kimileri tarafından istismar edilebilir, yok edilebilir. Ama bu süreçte anlaşılmayan şey şu; çözüm sürecinde demokratik siyaseti güçlendirecek çerçeve yasa kolay kolay dönüşü olacak bir yasa olmayacak. Türkiye'nin demokrasi gücü elbette ki demokratik bir toplumun oluşması ile beraber olacaktır. Şimdi bir çerçeve yasa çıktığında ve dönüşleri sağlayan, çatışmayı artık ortadan kaldırma kapasitesi olan bir yasal düzenleme olduğunda buna sadece Kürt halkı değil, Türkiye'deki birçok halk ciddi anlamda destekte bulunacak. Toplumun büyük oranının destekte bulunduğu bir yasayı ilhak etmek ya da ortadan kaldırmak o kadar kolay olmayacak. Demokrasi mücadelesi böyle bir şey. Kimi zaman tek taraflı giden bir çözüm süreci gibi görünüyor. Bir halkın desteği alınarak ortaya konulan bir irade var. 
 
“Komisyonun tüm üyelerinin, siyasetçilerin güçlü bir şekilde çerçeve yasanın, çatışma ve çözüm sürecine uygun şekilde çıkarılması için mücadele yürütmesi gerekiyor.”
 
*Sürecin hukuki güvencesi nasıl sağlanabilir? Bu noktada toplumsal sahiplenme ve Meclis'in rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Bu sürecin Kürtler açısından ezilen yok sayılan halklar açısından şöyle bir kritik hali var; hukuksal düzenlemenin güvencesi gerçekten bizim takibimizde. Bu nedenle o kadar zor olmayabilir. Türkiye halklarının takibi hukukun güvencesi olacaktır. Biz kadın mücadelesinde çok deneyimledik bunu. Bu toplumun yabancısı olduğu bir şey değil. Hakkınızın yer aldığı yasanın peşinde olduğunuz toplumsal bir konsensus olduğunda en baskıcı iktidar bile onu ihlal edemez. Ne zaman eder? Halkın gözünde kendini gayrimeşru ilan ettiğinde yapar. 
 
2013-2015 döneminde bir yasa çıktı. O dönemki kamu görevlileri ve süreci yürüten taraflar açısından bir hukuki güvence taşıyan bir yasaydı. O dönem görüşmelerden yargılanmayacakları üzerineydi. Kobanê davası var, HDP ‘nin MYK üyeleri o dönem tutuklandı. Yıllardır hala cezaevindeler. O yasa süreci yürüten siyasetçi ve HDP’lilere uygulanmadı. Bu korumadan kamu görevlileri yararlandı.  Ama hükümet yasayı yürürlükten 2018'de kaldırdı. Yürürlükten ancak kaldırdıktan sonra o yasayı uygulayamama hakkı yasal zeminde doğdu.   Onu demeye çalışıyorum o kadar kolay değil.  Evet biz çok deneyimledik. Bu iktidar hiçbir yasayı uygulamıyor. Hak ve özgürlükler, düşünce ve  ifade özgürlüğü hakkı yok. Siyasi faaliyette bulunma hakları neredeyse yok düzeye getirilmiş durumda. Ama bu sürecin farkı meşru bir süreç. 
 
Yılların baskısı, zulmü altında bir süreç yaşandı.  Şimdi bugüne geldiğimizde oluşabilecek olumlu bir tabloya bu halk sahip çıkar. Bu önderliği de sahip çıkar. Ben gücünü asıl buradan aldığını düşünüyorum. Çerçeve yasa konusundaki direnç, biraz uluslararası ilişkileri gözleme, bir yerlerde güç devşirme hali var. Ama diğer yanı da yapılacak olumlu düzenlemeden geri dönemeyeceklerine dair bir farkındalık da olabilir. Ben o nedenle hiç umutsuz değilim. Bu yol açılabilecek bir yol çünkü çok ısrarlı ve çok kararlı bir siyaset var. Yıllardır Türkiye'nin baskıcı rejimi rant düzeni buradan beslendi. Türkiye çetelerin cirit attığı, uyuşturucunun ortaokul seviyesine indiği bir ülke oldu. Bunun sebebi terör bahanesiyle hiçbir hak tanınmadı, ülke hukuk devleti olmaktan çıktı. Bir ülke demokrat ve hukuk devleti değilse dünyanın hiçbir yerinde bir varlığı olamaz, bir itibarı olamaz. İtibar milyonları yok saymamadır. Bugün hukukta tanımlanma talebi çok güçlü bir talep. Silahtan daha güçlü bir talep. Bu konudaki halk desteği, demokrasi güçlerinin talebi çok güçlü. Evet tereddütler olabilir bazı şeyler belirsiz görünebilir. Sürece dair kimi kesimler belirsizleştirmeye ve güvensizlik yaratmaya çalışabilir. Süreci yürütme iradesi güçlü olan taraftan okumak gerekir. Oradan okunduğunda iradenin ne kadar güçlü olduğunu ve yasaların güvencesi olacağının farkına varırız. Türkiye hakları açısından kaçırılmaması gereken bir fırsattır. 
 
Bugün komisyonun tüm üyelerinin, siyasetçilerin güçlü bir şekilde çerçeve yasanın, çatışma ve çözüm sürecine uygun şekilde çıkarılması için mücadele yürütmesi gerekiyor.  Bu konuda saygı duyuyoruz, destek veriyoruz demek yeterli değil.  Bu gidişatın bir şekilde olumsuz gitmesi veya gerçek bir çözüme evrilmemesi ne yazık ki Türkiye'nin geleceğini karartır ve bir daha bu zemini bulamayabiliriz.  Hukuksal zemin artık çok önemli. Hukuksal zemin tek başına bu arada yasa demek değildir. Bunu dar düşünmemek lazım. Bir hukukun tanımlanması her zaman yasa metni olarak karşınıza çıkmaz. Bir sözleşme kurulmalı, bu halklar arasında barışın, eşitliğin sözleşmesi kurulmalı deriz. Hukuk tanıma, tanımlamadır, varsaymadır. Diliyle, kültürüyle, kimliğiyle saygı duymadır.  Bunu sadece bir yasa metni olarak okumamak lazım. 
 
“Şu anki süreç umut hakkını aşan bir süreç. Umut hakkını aşan bir tablo artık olması gerekir. Bugün sürecin bir tarafı mecliste olacak,  hiçbir baskı tecritle karşılaşmadan süreci yürütecek. Ama bir tarafı ağır tecrit koşullarında olacak. Kabul edilebilir değil.”
 
*Sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi açısından Abdullah Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşulları nasıl düzenlenmeli? Umut hakkını bu çerçevede nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Umut hakkı 2014 yılından beri hükümetin uygulamak zorunda olduğu kesinleşmiş uluslararası alanda da kesinleşmiş bir hak. Şu anki süreç umut hakkını aşan bir süreç. Umut hakkı tanınmak zorundadır. Umut hakkını aşan bir tablo artık olması gerekir. Bugün sürecin bir tarafı mecliste olacak,  hiçbir baskı tecritle karşılaşmadan yürütecek. Ama bir tarafı ağır tecrit koşullarında olacak. Kabul edilebilir değil.  Bakıyoruz uzunca bir süre heyet görüşmeye gidemiyor.  Umut hakkı tek başına bir tahliye demek değil. Zaten Sayın Öcalan’ın tahliye ile ilgili bir talebi 27 yıldır  olmadı. Tek isteği;  Kürt halkının haklarının tanınması, Türkiye'nin bir demokratik sürece evrilmesi için kendi üzerine düşen sorumluluğu yapabilecek konumda ve güçteyim diyor. Çalışma koşulları diye bahsedilen budur.  Bu süreçleri yürütmüş hiçbir ülkede bu durum tartışma konusu bile yapılmadı.   Halkın samimi adım beklentisi var.  Umut hakkının koşulsuz tanınması ve umut hakkı dışında da Sayın Öcalan'ın temsil ettiği kitleler için çalışma koşullarının yasal bir zemine oturtulması ve Türkiye'de artık Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması.
 
Mücadeleyle bu süreç buraya evrildi. Süreç ilerleyecek, ilerlemeyecek mi diye bekleyen bir halk yok. Türkiye toplumu da beklememeli. Savaştan beslenenlere karşı toplum çok güçsüz değil. Şimdiye kadar gelinen aşamada Kürt halkı, bunun en büyük deneyimi, en büyük göstergesi. Kazanımlar tüm Türkiye halklarının kazanımı olsun gibi çok kıymetli ve erdemli bir dert var ortada. 
 
“Yargısal sürecin cezalandırmaya dönmeyeceği ve hayatlarını siyasal, sosyal olarak kısıtlamayacak bir düzenleme olması beklenir. Yoksa diğer türlü o yasa içinde hala çatışmayı barındırır.”
 
* Silah bırakma sonrasında geri dönüşlerin kalıcı bir barışa katkı sunabilmesi için nasıl bir hukuki düzenleme yapılmalı?
 
‘Kök yasa’ ya da ‘çerçeve yasa’ denecek olan yasanın nasıl tanımladığı çok kritik. Yapacağınız yasa bir süre yeni çatışmaları doğuracak bir yasa olmamalı. Çatışma süreçlerinden çözüme her ülkenin tabii kendi toplumsal yapısına göre farklı şekillerle ilerlemiş. Kiminde zaman içinde genel afla sonuçlanmış. Kiminde devlet ya da iktidar güçlerinin bu konuda iradesi daha güçlü olmuş ve daha hızlı ilerlemiş.  Yine de toplumsal olarak süreç uzun bir süreç, yasal zeminde geri dönüşlerin mümkün olması  demek silah bırakan insana demokratik bir yol göstermeniz lazım. Komisyon raporu bazı eleştiriler olmakla beraber bunu gayet atıfta bulunuyor. Koşullarının sağlanması gerekir. Nasıl koşullar bunlar? O gelecek kişiyi iradesiz bırakırsanız, yok hale getirirseniz yasal olarak  öyle de yapılabilir. İşte bir takım ara formüller deniyor. Uzun süreli siyaset yasağı, sürekli bir denetim, pişmanlık dayatması veya siyasi faaliyeti suç gibi görmesini sağlayacak bir düzenlemenin yasanın içerisinde olmasının  kabul edilebilir olacağını zannetmiyorum. Elbetteki tarafların iradesine bağlı.  
 
Ama muhakkak ki geri dönüşler olduğunda aileleriyle, geçmişteki kişilikleriyle hiçbir şekilde yargılanmayacakları ya da bir yargısal süreç olsa bile bu yargısal sürecin cezalandırmaya dönmeyeceği ve hayatlarını siyasal, sosyal olarak kısıtlamayacak bir düzenleme olması beklenir. Yoksa diğer türlü o yasa içinde hala çatışmayı barındırır.  Aynı devlet çatısı altında ortak yaşamın koşullarının yaratılması elbette ki uzun sürecek ama bunun adım adım da olsa topluma  gösterilmesi çok şey değiştirir.  Bir taslak yok şu anda. Kendine yakın gazeteler üzerinden bunu yayınlamak, toplumun nabzını ölçmeye çalışmak doğru değil. Elbette ki bazen toplumun nabzı ölçülür. Daha önceki yargı paketlerini gördük. Antidemokratik uygulamalar tasarılara konuluyor. Önce bir basına servis ediliyor. Kamuoyu gözleniyor. Bu toplumun iradesini gerçekten hafife almamak gerek. Toplum irade gösterdiğinde 12. yargı paketinde düzenlemelerden geri adım atılabiliyor. 
 
Toplumsal yapıyı olumlu etkilemesi, siyaseti güçlendirilmesi için bunun bir şarta bağlanmaması, kategorize edilmemesi gerekir. Bana sorarsanız  olması gereken kadına yönelik suçları ve belli suçları ayırdıktan sonra genel bir af, barışa dair büyük söz olurdu.  O aşamada maalesef değiliz henüz. Ama bugün ne yapıyor iktidar? Birçok infaz düzenlemesiyle bir cezasızlık rejimi yarattı.  Ama siyasi tutuklamaların tersinden yasayı aşar şekilde cezalandırma yaptı. Bizim de haberlerden okuduğumuz tablo doğruysa İdare ve Gözlem Kurullarının işlevini çözüm sürecinde MGK'nin kuracağı veya hükümetin MGK ile beraber kuracağı bir yapı mı sürdürecek? Bu olmaz. Şarta bağlı, pişmanlığa bağlı, beyana bağlı olmaz. Türkiye'de etkin pişmanlık diye bir yasa var. Bu ki uygulanamamış, hükümete göre başarı elde edilememiş bir yasa. Siyaseten mücadele eden hiçbir insan kolay kolay kendi varlığı için, kendi siyasi sözü için pişmanım demez. Demiyor da nitekim. Bu bir çözüm değil. Çözüm nedir? Çözüm üretici adımlar atılmalı. Toplumun meclisten, hükümetten, devletten, tüm taraflardan beklentisi bu aslında.
 
“Karşımızda süreci barışa çevirme kararlılığında olan bir yapı yok. Dolayısıyla burada toplumun barış hakkına sahip çıkması, eşit ve çatışmasız bir ortamda yaşama hakkına sahip çıkması için toplumsallaşması önemlidir.”
 
* Kalıcı ve demokratik bir barışın inşasında toplumun rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Kadınlar, gençler ve demokrasi güçleri bu süreçte nasıl bir sorumluluk üstlenmeli?
 
Toplumsallaşmanın önemi bu süreçte kritik. Neden kritik? Karşımızda barışta kararlı, süreci barışa çevirme kararlılığın da olan ve Türkiye toplumunun iyiliğini isteyen bir yapı yok. Dolayısıyla burada halkın sahiplenmesi, toplumun anlaması, toplumun barış hakkına sahip çıkması, eşit ve çatışmasız bir ortamda yaşama hakkına sahip çıkması için toplumsallaşması önemlidir.  Ben aynı zamanda DEM Parti PM üyesiyim. Toplum içerisinde süreci anlatan, demokratik bir toplum olmanın nasıl bir yapı olduğunu, bunu birlikte nasıl inşa edileceğini yüzlerce toplantı yaparak anlatan neredeyse tek partiyiz. Türkiye'nin tüm kesimlerini kapsayan  tüm ezilenlerin, tüm yok sayılanların partisi bu parti. Toplumsallaşma anlatmakla olur. Neler olduğunu, nasıl demokratik bir ülke olabileceğimizi anlatmak, birlikte  tartışmak gerekiyor. Çünkü bu tekçi rejim,  insanlardaki bu aklı yok etti. Demokrasiye ve barışa dair umudu yıprattı. Dolayısıyla bunun yeniden kurulması için de birlikte yürütmek gerekiyor.  Bu işin ana tarafı halk kesimleridir. Kadınlar, gençler bu taraf konumuna uygun bir şekilde hareket etmeli. Bu taraf konumuna üçüncü taraf diyorum.  Bu sürecin en önemli üçüncü tarafı, gözlemci tarafı tüm toplumdur."