Kopuş

  • 09:04 20 Mart 2026
  • Jineolojî
“Zihniyetin değişmemesi sadece iktidarın el değiştirmesi anlamına gelmiştir ki bu da eskinin bir tekrarının ötesine geçememesine neden olmuştur. Ama bunlar özgürlük mirası olarak tarihte yerini almış Abdullah Öcalan gibi öncüler için dersler çıkarılacak muazzam bir kaynak ve alt-yapı oluşturmuşlardır.”
 
Havîn Güneşer
 
Büyük değişim ve dönüşüm ihtiyacının ve buna dönük düşünsel arayış ve yoğunlaşmaların yaşandığı, yine çözümlemelerin geliştiği, bunun yanında Kürt halkının özgürlük mücadelesine küresel çapta saldırıların ve imha konseptinin yürütüldüğü koşullar altında uluslararası komplo gerçekleşti. Atina savunmasında hangi saiklerle komployu karşıladığını yakıcı bir şekilde ortaya koyuyor Abdullah Öcalan. Böylesine büyük bir saldırı altında, özgür yaşam arayışını ve insanlığın yaşadığı sorunlara çözüm arayışlarını sürdürerek, gösterdiği büyük sorumluluk duygusu ile alışık olunmayan yöntemlerle bir kez daha tarihsel önderlik özelliklerini sergiledi.
 
Diğer yandan bu komplo aslında Avrupa demokrasisinin ve hukukun gerçek yüzünü de gösterdi. Tüm bu deneyimler Bir Halkı Savunmak adlı savunmasının ardından uygarlık paradigmasından tam bir kopuşu yaşamasına ve arayışını daha da derinleştirmesine götürdü.
 
1999 öncesinden farklı olarak temel kopuş sadece çağın modernitesinden yani kapitalist moderniteden değil, devletçi sınıflı uygarlıktan kopuştur. Kopuş kavramını bu anlamda derinleştirmiştir. Bu kopuşla beraber temel çelişkiyi sınıf çelişkisinden ziyade onu da kapsayan, fakat sorunun köküne inerek temel çelişkiyi ahlaki ve politik toplum ya da demokratik toplum ile devlet olarak ya da demokratik uygarlık ile devletçi ve sınıflı uygarlık olarak belirlemiştir. Sadece Kürt sorununun çözülmemesi değil kadın özgürlüğü, sınıf olgusunun aşılmaması ve diğer tüm toplumsal sorunların çözülememesinin nedenini “devlet, iktidar ve hiyerarşi” olgularının yeterince çözümlenmemesinde, sorunların aşılması için teorik ve pratik yaklaşımların geliştirilmemesinde yattığını dile getirmiştir.
 
Kürt özgürlük hareketini de etkileyen Marksist düşüncenin başarılı olmamasında ulus-devlet analizinin önemli bir rol oynadığını, reel sosyalizmin çöküşünün arkasında bunun olduğunu ortaya koymuştur. Bu eleştirilerin doğru anlaşılması ve katkının bu sınıf anlayışını genişleten ve sınıfı ortaya çıkaran noktaların daha da derinlemesine ele alınarak sorunun kökenine inildiğini görmek çözüm açısından önem taşır. 2010 yılındaki belirlemelerinde “Güç, federal ya da klasik konfederal sistem önermiyorum. Benim önerim tekilliği ve evrenselliği birleştirmek. Buna demokratik komünalite diyebiliriz. Bu anlayışa uygun olarak “demokratik ulus” (devlet ulusu yerine) ve “demokratik vatan” kavramlarını kullanabiliriz. Böyle bir anlayış iktidarı ve devleti hedeflemez. İşte benim bahsettiğim sosyalizm bu” demiştir.
 
Sisteme meydan okuyan bir filozof
 
Orta Çağ masallarını andırır şekilde, bir adada tutularak maruz kaldığı bu ağır tecrit işkencesi Abdullah Öcalan’ın birey olarak oluşturabileceği herhangi bir fiziksel tehlikenin sonucu değildi. Bu sadece tek bir devletin değil, tüm tekelci dünya sisteminin entelektüel temellerini deşifre eden ve alternatifini ortaya koyan bir filozofun ve önderliğin görünmez kılınmasıdır.
 
Eylül 2020 yılında kaybettiğimiz büyük düşünürlerden antropolog David Graeber, Öcalan'ın hakikat arayışını anlattığı bir metinde bu boyuta şöyle vurgu yapıyordu: "Son elli yılda felsefi ve sosyal bilimsel fikirleri alıp bunları milyonlarca insana birbirlerine farklı davranma konusunda ilham verecek şekilde benimseten başka bir teorisyen bulmak zor." (Özgür Yaşamı İnşa Diyalogları)
 
Yaşanan savaş koşulları ve olası hataların ortaya çıkaracağı geri dönülemez sonuçları hep beraber yaşıyoruz. Abdullah Öcalan’ın Kürt halkını ve kadınları ustaca konumlandırışı sadece onları kırımdan ya da kurban olmaktan çıkarmıyor, aynı zamanda ezilenlerin de stratejileri çerçevesinde erdemli politika yapabileceğini ortaya koyuyor. Yeterince kavranmaması ve sistemin sağ ve sol uçlarından saldırıların gerçekleşmesi anlaşılırdır. Nitekim Kürt özgürlük hareketinin ilk gününden beri bu böyle oldu. Başarısının garantisi kavrayışı derinleştirmek ve yaymaktır.  
 
Diğer halklar gibi Kürtler de kendi öz öncülüğü ve vizyonundan mahrum bırakılmak ve kullanıma açık hale getirilmek istenmektedir. Ancak Abdullah Öcalan dünya sistemini daha köklü anlama ve çözümleme gücü, anlam zenginliği temelinde sarmaldan çıkışın yol haritasını ortaya çıkarmıştır. Antonio Negri, Manifesto’nun bazı ciltlerini okuduğunda Abdullah Öcalan’ın efsaneleşen biri konumuna geldiğini ve “...yirmi birinci yüzyılda giderek yeni bir dünyanın siyasi inşasının yapı taşları olan bir dizi kavramı” ortaya çıkardığını ifade etmiştir.(Özgür Yaşamı İnşa Diyalogları)
 
Gerçekten de Abdullah Öcalan devlet ve demokrasi ile devlet ve toplum arasında bir ayrım yapmaktadır. Marx-Engels ve Lenin'de devletin sönümlenmesi sınıflar arasındaki antagonizmanın sona ermesine bağlıdır ve sınıflar ortadan kalkmadan gerçekleşmeyecektir. Gramsci'de ise bu üst yapısal bir süreçtir. Abdullah Öcalan bunu bir adım daha ileri götürerek doğa, erkek ve toplumla bağlantılı olarak kadının özgürleşmesine bağlar. Böylece devletin sonu, politik alanın, ahlakın, şiddet tekelinin ortadan kaldırılması ve bunun yerine öz savunmanın ve ekonominin geri kazanılmasında yatmaktadır.
 
Böylece Abdullah Öcalan sadece kapitalist modernitenin ve Marksizm-Leninizmin eleştirisine katkıda bulunmakla kalmamış, aynı zamanda yine Gramsci gibi liberal ya da anarşist anti-devletçilik, bürokratizm ya da aşırı merkeziyetçilik tuzaklarına düşmeden sosyalist bir toplumun nasıl örgütlenmesi gerektiği sorununu ele almıştır. Abdullah Öcalan da tıpkı Gramsci gibi Marksizmin ekonomik indirgemeciliğine karşı son derece eleştireldir; bu nedenle ekonominin köklerine ve kapitalizmin ve devletin elinden nasıl geri alınması gerektiğine iner. Abdullah Öcalan sonuç olarak kadınlar, halklar, kültürler, toplumdaki farklı kesimler gibi, yine sistemin dışında kalanların mücadelesini ve yaşamlarını demokratik modernite olarak adlandırmıştır. Özgürlükçü bir perspektif geliştirecek sosyal bilimleri ‘özgürlük sosyolojisi’ olarak adlandırmıştır. “Demokratik Konfederalizm” ve “Demokratik Özerklik” geliştirilecek toplumsal sistemlerdir ve alternatif bir devlet ya da ulus-devlet olarak değil, devlet artı demokrasi formülü olarak hayat bulurlar. Bunların temelinde de demokratik sosyalizm mücadelesi, toplumun tabanından başlanarak inşa edilecek olan komünal yapılanmaların birliği esas alınır.
 
Bugün Kürt Özgürlük Hareketi bölgedeki halkları ve Kürt halkını 21. yüzyılın kendi kaderini tayin etme modeli olan Demokratik Modernite ve onun siyasal formu olan Ortadoğu Demokratik Konfederalizmi temelinde bir araya getirme çabasına öncülük etmektedir. III. Dünya Savaşının bu yazıyı yazdığımız anda daha da derinleşmesi bunu sadece olası kılmıyor savaşın yıkıcı hatta hayatı sonlandırabilme potansiyelinden kaçınmak için zorunlu da kılıyor.
 
Kadın özgürlüğü ve ahlaki-politik toplum
 
Bu sorgulama şüphesiz yeni değildi, daha önce de genel olarak sosyalizm ve Kürt özgürlük mücadelesi içindeki tıkanıklıkları çözümlüyordu. Bu çabanın bir parçası olarak, 1999'da kaçırılmasını takip eden on yıl boyunca yoğun bir şekilde okudu, yazdı ve çözümledi. Bu, on üçü İmralı ada hapishanesinde yazdığı savunmaları olmak üzere toplamda altmıştan fazla kitaptan oluşan devasa bir çalışmaya yol açtı. Büyük kopuşun kökenlerini güçlendirdi. Büyük bir cesaret, entelektüel emek ve mücadele ile üçüncü doğum olarak adlandırdığı çıkışını gerçekleştirdi. Ekoloji, kadın özgürlüğü ve demokratik konfederalizme dayanan, sınıf ve devlet temelli ataerkil uygarlığın mevcut alternatifi olan demokratik uygarlık kavramını formüle etti ve görünür kıldı. 
 
Analizinin temel birimi olarak "ahlaki ve politik toplumu” ortaya koydu. Bu, kadın özgürlüğü ile birlikte Abdullah Öcalan’ın düşüncesinin en merkezi kavramıdır.
 
Tarihin derinliklerine baktığımızda asıl sapmanın kadın öncülüğünde ortaya çıkan ahlaki ve politik toplumdan sapma olduğu Abdullah Öcalan’ın yeni paradigmasının özüdür. Bu toplum bir ütopya değil sömürüye yer vermeyen tüm çeşitliliği bağrında taşıyan bir toplumdur. Bu toplum erkeğin de içinde yer aldığı ve bu değerleri bir yandan yaratırken bir yandan da bu çerçevede yaşadığı bir toplumdur. Bu sapmanın gerçekleşebilmesi için bu toplumun öncüsü olan kadının gözden düşürülmesi, kötülenmesi ve hakimiyet ilişkisinin yine sömürünün zihinlerde meşrulaştırılması gerekir.
 
Başta böylesi bir toplumun mümkün olduğunu kabul etmek çok önemli olmaktadır. Yine ataerkil sistemin cins olarak bir erkek sistemi olsa da kendini egemen erkeğe dayandırarak ama bir yandan erkeği de sömüren bir zihniyet ve sistem olduğunu da kavramak önemlidir. Bunu gizleme ustalığını göstermesi erkeklerin bunu kendi sistemleri olarak benimsemesini getirmemelidir. Kurumsallaşmış cinsiyetçilik karakterli bu sistem, doğası gereği erkeklerin lehine düzenlenmiştir. Yani pastadan pay alma süreci, en üstten en alta aynı düzenekte işler, en alttaki ezilen erkek bireye kadar. Onca ezilmişliğine rağmen ona kadın üzerinde hakimiyet salık verilir ve böylece ataerkilliğin sömürüsü hem katlanır ama hem de gizlenir. Erkek, yükselen faşizm ve ırkçılığın vurucu gücü haline getirilerek sistemle bütünleşir, sistemin devamına katkıda bulunur.
 
Özellikle Abdullah Öcalan’ın bu konudaki teorik ve pratik çabaları, konuyu sadece kadınlar için değil, tüm toplum açısından anlaşılır ve sade bir dille ortaya koyması, toplumun kadın özgürlüğüne olan ihtiyacını da gözler önüne serdi. Hayatın bu şekilde erkek için de daha anlamlı ve güzel olacağını her zaman dile getirdi. Aslında kadın özgürlüğünün anti-erkek bir duruş olmadığını ve sorunun, doğumdan itibaren cinsiyetçi düşünce ve eylemin tüm benliklerimize kazınmasından kaynaklandığını ortaya koydu. Bu bağlamda, kadınların da cinsiyetçi olabileceğini gösterirken, bunun erkek egemenliğini meşru kılmadığının da altını çizdi. (Tüm burada bahsedilenlerin Bell Hooks ile görüş yakınlığı çarpıcıdır)
 
Ataerkilliği daha anlaşılır bir dille açıklarken, bu sistemin erkeğin egemenliği anlamına geldiğini ve kurumsallaşmış cinsiyetçilik olarak işlediğini ortaya koydu. Bu sistemi sonlandırmanın en önemli yolunun, öncelikle kadınların, ancak aynı zamanda ve daha da derinlemesine erkeklerin parçası olduğu ve sürdürülmesine şu veya bu düzeyde ortak olduğu ataerkilliği, yani kurumsallaşmış cinsiyetçiliği sorgulamak ve devlet gibi onun kendini uygulama araçlarını, bireylere kazınmış “kişilik” özellikleriyle birlikte yüreğimizden ve zihniyetimizden söküp atmak olduğunu belirtti.
 
Beş bin yıllık, hatta Abdullah Öcalan ile yapılan son görüşmelere göre on iki bin yıl öncesine kadar uzanan zihniyet yapılanmalarını deşifre etmek için büyük bir çaba harcadı ve halen de harcamakta. Çünkü hakikatin ne olduğu konusundaki ilk karartma ve kayboluş burada gerçekleşti. Bireyin toplumla, bireyin bireyle, kadının erkekle, erkeğin kadınla, bireyin ve toplumun doğayla özgürlük temelindeki ilişkisi nasıl kaybedildi? Kaybedilen özgür yaşam ve özgürlüğü yeniden nasıl inşa edeceğiz? Bunun gibi pek çok soru ve düşünce sıralanabilir.
 
Kadın köleliği, diğer tüm kölelik biçimlerinin kökeni ve toplamı olduğu kadar, kadın özgürlüğü de diğer tüm sınıfsal, ırksal ve benzeri inşa edilmiş kölelik, ırkçılık ve ayrımcılık biçimlerinin sonlandırılması anlamına gelmektedir. Ancak tersi geçerli değildir. Yani sınıfsallığın, ırkçılığın ya da çeşitli ayrımcılıkların ortadan kalkması, kadın özgürlüğünün sağlanacağını ya da kazanılan mevzilerin kalıcı olacağını garanti etmez. Yakın tarihte, özellikle Sovyetler Birliği deneyimi ve birçok ulusal kurtuluş mücadelesi buna örnek olarak gösterilebilir.
 
Bu temelde kadın köleliği ve onun derinleşerek sürdürülmesi aynı zamanda demokratik toplum ya da ahlaki ve politik toplumun on iki bin yıldır darbe yiyerek, Abdullah Öcalan’ın deyimiyle toplum kırım noktasına gelme durumudur. Kadın köleliği ile kaybettirilmeye çalışılan sömürüsüz, adil, farklılık içinde eşitlik ve özgür yaşam tahayyülüdür, onun zihniyetidir. Bu temelde demokratik toplumdan kasıt, toplumun ahlaki ve politik işlevselliğinin inşası ve geliştirilmesidir. Yani bir yandan toplumun sermaye ve iktidarın denetimi dışında kendi yaşam ilke, ölçü ve değerlerini oluşturabileceği (ahlak) diğer yandan ise toplumun günlük ve hayati işleri hakkında kararlarını (politika) kendisinin alabileceği mekanizmalarının oluşmasıdır. Fakat bunun gerçekleşebilmesi için insanlığın gelişiminde bir sapmayı ifade eden kadın köleliği ve sömürüsü ve akabinde bu temelde geliştirilen başta doğanın ve diğer türlü kölelik, sömürü ve işçileşmenin düzeltilmesi için mekanizmaların oluşturulması elzemdir. 
 
Yoksa bu sapma düzeltilemez ve doğru temelde bir demokratik toplum yoluna girilip özgür yaşam arayışı ve demokratik sosyalizm gerçekleştirilemez.
 
Nitekim tarih boyunca gerçekleştirilen özgürlük mücadelelerinde bu bağlantının kurulmaması özgürlük, eşitlik, sosyalizm adına ortaya çıkan hareketleri çok hızlı bir biçimde sisteme entegre etmiştir. Zihniyetin değişmemesi sadece iktidarın el değiştirmesi anlamına gelmiştir ki bu da eskinin bir tekrarının ötesine geçememesine neden olmuştur. Ama bunlar özgürlük mirası olarak tarihte yerini almış Abdullah Öcalan gibi öncüler için dersler çıkarılacak muazzam bir kaynak ve alt-yapı oluşturmuşlardır.
 
Not: Yazının devamı haftaya “Sosyalizm ve Erkeği Öldürmek” başlığıyla yayınlanacaktır. 
 
Bu yazı, Jineolojî dergisinin “Demokratik Toplum Sosyalizmi” dosya konulu 35. sayısından kısaltılarak alınmıştır.